HasbihalSon Yazılar

“ÜFÜRÜKÇÜ” HIRSIZLAR…

ufurukcu-hirsizlar

Çoğu zaman hakkı olduğu gibi anlattığımız halde karşımızdaki muhatabımızın bir türlü ikna olmadığını, hakkın aydınlığına kavuşmamak adına karanlıkta kalmayı tercih ettiğini görür ve yine çoğu zaman temiz ve iyi niyetli biri olduğunu bildiğimiz muhatabımızın neden bir türlü hakikati kavrayamadığını düşünürüz. Ve “müminlerin velisi olduğu için onları karanlıklardan aydınlığa çıkaran Allah’ın (c.c.)” (Bakara 257) ayan beyanları nasıl olur da kendini mümin diye tanımlayanları etkilemez ve onları “inkar edenlerin velisi olup o inkar edenleri nurdan karanlığa çıkaran şeytanın” izinden gitmekten alıkoymaz anlamakta zorlanırız. Nasıl olur da güneşin üzerine doğduğu iki zihinden ve ruhdan biri hala karanlıkta ve soğukta kalabilmektedir, bir diğeri ise güneşin sıcaklığından ve ışığından alabildiğine faydalanabilmektedir? Nasıl olur da birinin bağrında gülistan yeşerirken diğerinin yürek sarayları talan edilip harabelere çevrilir? Sorgular dururuz.

Oysa akletmenin değerine ilişkin onlarca ayeti indiren ve birçok hakikati açıkladıktan ve ispatladıktan sonra “akletmez misiniz?” diye soran Allah’ın (c.c.) dininde hak ile batıl o kadar kesin ve net çizgilerle birbirinden ayrılmıştır ki insan “tağutu inkar edip Allah’a iman ederse hiç kopmayacak bir kulpa sarılmış” (Bakara 256) olarak zaten kendini kurtarmış olacak, “Allah’ın (c.c.) boyası ile boyandığı” için her mekanda ve her şartta parıldayarak hem kendi yolunu hem de başkalarının yolunu aydınlatacaktır. Yani insan, insan olma bilinciyle hareket ettiğinde yolunun üzerine çökmüş olan sis, rahmet rüzgarlarıyla darmadağın edilecek ve puslu hava hakikat güneşine boyun eğecektir. Yapılması gereken tek şey Allah’ın (c.c.) uyarılarına kulak verip hakkı batıldan ayırmak ve birbirine karışmasına müsaade etmemektir.

Öyleyse sorun nedir? İnsanlık tarihi aynı zamanda Peygamberle (a.s.) tarihi olmasına rağmen bunca zulüm, küfür ve nifak nasıl böyle rahat ortaya çıkabilmiş, zalimlerin ve insanlık düşmanı münafık ve fasıkların soyu neden kurumamıştır? Şeytanın çocukları hakikatin yürekleri aydınlatmasını nasıl olmuş da bu kadar “usta”ca engelleyebilmiştir? Karanlığa karşı mum yakmaya çalışanların çabaları çoğu zaman göreceli de olsa neden başarısızlıkla sonuçlanmış ve neden halklar karanlığı kaderleri olarak kabullenmek zorunda kalmışlardır? Gündüzü çalışma, geceyi ise dinlenme zamanı tayin eden Allah’ın (c.c.) arzında dinlenmeyi uykuya çeviren ve uykuyu gündüze ninnilerle yayanlar kimlerdir ve bunu nasıl başarabilmişlerdir? İnsanlık uykuya dalmışken onun imanını ve basiretini çalanlar kimlerdir?

Mevlana (r.a.) Mesnevi’sinde bize göre tam da bu konuyu izah eden bir hikaye anlatmıştır. Mevlana (r.a.) der ki; “Hırsızın biri bir eve girmişti. Ev sahibi bir ayak sesi işiterek uyandı, mum yakmak için çakmağı aldı,çakmağa başladı. Bunu önceden sezen kurnaz hırsız, gelerek adamın önünde durmuştu. Adam çakmağı çaktıkça hırsız onu “üfleyerek” söndürüyordu. Adam defalarca çakmağı çaktı ama her defasında hırsız onu “üfleyerek” söndürdü. Zifiri karanlıkta hırsızı göremeyen adam çakmağın kendi kendine söndüğünü sanıyordu. Nihayet çakmağın fitilinin ıslak olduğuna karar veren adam uyumaya gitti. Hırsız da rahat rahat işini görmeye devam etti.”

Evet, biz de diyoruz ki insanın evi kalbidir ve o kalbi karanlıkta tutacak en büyük tehlike cehalettir. Cehaletin hükmettiği kalpte nur ya tamamen yok olur ya da dört tarafı küfür, nifak, fısk ve fücur ile kuşatılır ve hareket edemez hale gelir. Böyle bir kalbin idaresindeki beden akli melekelerini yitirir ve iyi diye kötüye, güzel diye çirkine meyleder. Adeta dünya bir çöle döner ve bu kalbin hükmettiği beden bu çölde hakikatin susuzluğunda ruhundan arınarak fıtratını öldürür. Böyle olunca da attığı her adım küfre ve zulme hizmet etmeye yarar. İstemeyerek de olsa varlığı ile zalimlerin güvencesi haline gelir. Çünkü bütün duyu organları da kalbi gibi zalimlerin eline geçer. Onların gör dediklerini görür, görme dediklerinden yüz çevirir, duy dediklerini işitir duyma dediklerine karşı sağırlaşır, ezberlettiklerini konuşur, yasakladıklarını ağzına dahi almaz. Velhasıl bu durum devam ettikçe hakikate karşı “işitmeyen ölüye ve çağrıyı duymayan sırtını dönüp giden sağıra dönüşür” (Rum 52) ki eğer ciddi bir müdahale ile sarsılmaz ve kendi içinde bir devrim gerçekleştirmezse “iyi niyet taşları üstünde cehenneme doğru” koşar adım yol almaya başlar.

Ve zulmedenler varlıklarını suskunluğa, sessizliğe ve kabullenmişliğe borçlu olduklarından, insanların yukarıda bahsettiğimiz hallerinin devamı için sürekli olarak tedbirler almayı ihmal etmezler. Gönül evine girdikleri birinin kendi ayak seslerinden irkildiğini hissettiklerinde hemen harekete geçer kalbin aydınlanmasını sağlayacak mumun etrafında hazır halde beklerler. Hem de öyle tek başına değil. Firavun illa ki yanına Karun’u ve Haman’ı alır ama en çok da Belam’lar ustadır bu işte. İman etmemiş bir çok sihirbaz vardır “kalbin aklını” çelmeyi hüner edinmiş olan. Ve bunlar hep bir ağızdan “üfürürler” muma ki yanıp da aydınlatmasın o kalbi. Her üfürük de bir zikir gizlidir Allah (c.c.) diye fısıldayıp şeytanı yücelten. Her zikir bir ninnidir, bir afyondur uyanmak üzere olan insana sunulan. Her zikir “ben de sendenim, senin gibi iman etmişim” tınısıyla doldurur hırsız girmiş olan kalbi. “Size öğüt vericiyim” der zikir sahibi ve teskin ederken “sakin ol, sessiz ol, razı ol” diyerek sallar karanlıkta beşiği.

Bu yüzden bir türlü aydınlanmaz karanlık kalbi zulmün işgali altında olanın. Bu yüzden çoğu zaman tesir etmez hakikat sözleri o kalplere. Çünkü o hakikatin yakmaya çalıştığı mumu söndürmek için memurdur o kalpte hakikat düşmanları. Bir muma karşı binlerce memur üfürükleri ile hazır beklemektedir. Gecenin en uzun iktidarını yaşar zemherinin en şiddetli ayazında kalbini donduran. Issız yollar ile ve uçsuz bucaksız çöller ile çevrilidir yüreğinin her yanı ki bu yüzden ulaşmak güçtür ona. Zakkumun zehirli meyvesi ile beslenirken zihni, şecere-i habisenin dalları sarar gökyüzünü ve güneş bütün cihana yaysa da ışığını giremez kalbinin gecesinde aklını uyutanın evine.

Ne yapmak lazım öyleyse? Pes mi etmeliyiz ulaşamıyoruz diye? Vaz mı geçmeliyiz anlamıyorlar diye? Umut ışıklarını da biz mi söndürmeliyiz kendi ellerimizle? Komşunun evini karanlıkta talan eden hırsızları kendi hallerine mi bırakmalıyız kendi evimizi uyanıklığımızla koruduğumuzu düşünerek? Gece ibadetlerine kalkıp gecenin yayılmasına göz mü yummalıyız? Yoksa sessizliğimizle ıssızlığın senfonisine katkıda mı bulunmalıyız? Ne yapmalıyız hakikaten?

Çalmalıyız kapısını komşumuzun ta ki uyanana kadar ve çıkaracağımız gürültüyle korkutmalıyız ayak uçlarında yürüyerek kalpleri talan edenleri. Var gücümüzle haykırmalıyız hırsızlıklarını ve ayağa kaldırmalıyız bütün alemi. Sönen her mumun yerine bir güneş doğurmalıyız doğudan ve her eve girsin diye söküp atmalıyız bütün perdeleri. “Üfürükçü hırsızların” yaydığı sükuneti ecel bilmeliyiz ve red etmeliyiz yanarken cihan, sakinliği. Gök gibi gürleyip şimşek gibi çakmalı, yağmur gibi yağmalıyız şeytanın çocuklarının yaydığı ateşin üzerine ki o ateş bir daha yakamasın yürekleri. “Susun” diyenleri, hakkın cümleleri ile lâl etmeliyiz ve halkın yüreğini, gözlerini, kulaklarını ellerine geçirenlerin ellerini kesip serbest bırakmalıyız basireti. Zaten o kuracaktır kalplere saltanatını ve zaten “nur” azad olduğunda gece çekilecektir dara.

Kalpleri işgal altında olan ve uyanmak için çaba sarfederken sürekli uyutulmakta olanlarla muhatap olurken ne olursa olsun bıkmadan, usanmadan elimizde tuttuğumuz dermanı onlara sunmaya devam etmeli, bu yolda gördüğümüz her cevr-ü cefaya “ya Rabbi! Onlar bilmiyorlar” diyerek sabretmeliyiz. Tekrar ve tekrar yinelemeliyiz çağrımızı yüreğinde bir zerrecik de olsa nur olduğuna inandıklarımıza. İçeriye giremezsek de dışarıdan ışık tutmalıyız kalplerine ki belki bu ışıkla farkederler talan edildiklerini.

Unutmayın, o kalpler ki Allah’ın (c.c.) elindedir, bize düşen hakka çevrilmeleri için gerekli çabayı sarfetmektir…

siyasetmektebi.com

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 
Başa dön tuşu
Kapalı