HasbihalSon Yazılar

“PUDRA ŞEKERLİ” ZULÜM…

Her hastalık tatlıdır, her derman acıdır. Ve bu durum bizatihi en büyük imtihandır.

Ekmeğin, ekmek olup vazgeçilmez bir nimet olarak hayatımızda yer alması için, önce unun suyla birleşmesi, hamur haline gelebilecek kıvama getirilmesi, yoğurulması, ezilmesi, şekle sokulması, sonra ise ateşin yanında bütün o sıcaklığı, yakıcılığı hissederek pişmesi gerekir. Bunca acıdan sonra ekmek ancak ekmek olabilir. Aksi takdirde unun da hamurun da bir kıymeti yoktur insan hayatında.

İnsan da böyledir işte. Çamurdan yaratılmıştır. Pişmesi gerekir. Yaşadığı acılar, çektiği dertler, muhatap olduğu imtihanlar, başına gelen bela ve musibetler hep onu kâmil hale getirebilmek, kendine ve insanlığa faydalı kılabilmek içindir. Bu yüzden bu dünya imtihan yeridir. Bu dünyada kemâle ulaşanın ise mükafatı hem burada insan-ı kâmil olarak nurunun parıldaması hem de Allah’ın c.c. dergahında alnının açık olmasıdır.

Bundan dolayı başa gelen hiçbir musibet özü itibariyle acı değildir aslında. Allah c.c., insanı ona acı çektirmek için imtihan etmez, mükafatlandırmak, o mükafata layık olup olmadığını sınamak için imtihan eder. “Debbağ, sevdiği deriyi yerden yere vururmuş” misali Allah c.c. sevdiği kulunu çeşitli musibetlere düçar ederek o sevgiye layık kılar. Ve zaten bundan dolayıdır bütün Peygamberlerin a.s. yaşadığı sıkıntılar.

Elbette ki kimini de uyarmak ister Allah c.c., kiminin günahının cezasını burada verip onu temizlemek ister. Ama buna rağmen uyanmayanları, akletmeyenleri, ıslah olmayanları ise kendi başlarına bırakır. Ki bu sebeple başına hiçbir bela, musibet, gelmeyenlerden uzak durmamızı tavsiye etmişlerdir İmamlar a.s. Çünkü böyleleri Allah’ın c.c. dergahından kovulmuş olanlardır. Bunların sevinmesine, övünmesine, yaşantılarındaki şatafata, saraylarına, lükslerine, israflarına da aldanmamak gerekir. Zira bizatihi bu rahatlıklarının kendisi onlar için yeterli bir bela ve musibettir.

Zaten Allah’tan c.c. hayırdan başka bir şey sadır olmaz. Başımıza gelen her bela kendi ellerimizle kazandıklarımızdan dolayı başımıza gelir ve başımıza gelen her hayrın kaynağı ise Allah’tır c.c. “İnsana”, bu imtihanlara sabretmek düşer ki İmam Bakır a.s. buyurduğu gibi “Cennet sıkıntılar, zorluklar ve sabırla çevirilidir. Dünyada zorluklara karşı sabreden kişi cennete girer. Cehennem de lezzetlerle ve şehvetlerle çevirilidir. Kim kendini lezzetlere ve şehvetlere kaptırırsa cehenneme girer.” Ve sabır, maddi manevi kurtuluşun yegane anahtarıdır.

Şeytan da bunu bilmektedir. Bu yüzden kurtuluşa giden yoldaki imtihanları insanın gözünde büyütür. Heva ve hevese uymamanın oluşturacağı “acıyı”(!) sürekli gündemde tutar. Bunun “esaret” olduğu hissini uyandırır. İnsanları “özgürlüğe” çağırır ki kölesi olsunlar. Ateşten olduğundan, onları ateşle hem dem etmeye çalışır. Hakkı kötülediği kadar batılı süsler. Asıl derdi allayıp pullar ama dermanın acılığından sürekli olarak bahseder. Sahte cennetler sunar nefislere, cehenneme rehber olmak için. Aldananlara “suyu ateş kılar, ateşi, su diye sunar.” Ve secde etmeyi reddettiklerinden secdeden men ettiği çokça arkadaş devşirir bütün bu çabasıyla.

Öyleyse uyanık olmalıdır “insan”. Tanımalıdır şeytanı da yarenlerini de. Acıdaki rahmeti de şekerdeki zehri de görebilmelidir her daim. Sonu kurtuluş olan dikenli yolda yürümekten çekinmemeli, bu yolda karşısına çıkacak bütün engelleri aşmak için sabrı kuşanmalıdır. Uçurumlardan, hendeklerden, inatçı şedid düşmanlardan korkmamalı, “Allah’ın c.c. sağlam kulpuna sımsıkı sarılarak” mücadelesine devam etmelidir. “Allah’tan c.c. güzellikten başka bir şey görmeyecek” bir göze, haktan başkasına tıkalı bir kulağa sahip olmalıdır. Hakla batılı ayırt edebilecek bir akla, batılın her suretini teşhis edecek bir basirete kavuşmalıdır. 

Ancak böyle fark edebilecektir zulmün “pudra şekeri” dökülerek kendisine sunulduğunu. Zulmün bütün tatlılığının(!) altında baldıran zehrinin olduğunu, “kendiyle aynı şeye iman ettiklerini söyleyen zalimlerin şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında onunla alay ettiklerini”, sarayların, köşklerin, saltanatların onun suskunluğunda inşa edildiklerini, ona dinden, imandan bahsedenlerin dini, imanı satarak servete kavuştuklarını, fakirliğini yüzüne vurduklarını, aşağıladıklarını, hor gördüklerini, özünü, ruhunu, zihnini kuşatıp sömürdüklerini ancak böyle fark edebilir insan.

Zalimlerin neden kendisiyle birlikte kıbleye yöneldiklerini, kendi kitabına hürmet gösterdiklerini, secde ettiklerini, neredeyse aynı dili konuştuklarını, tokluğu kendi hakları, açlığı onun hakkı olarak belirlediklerini, itibarı sahiplenip itibarsızlığı ona devrettiklerini ancak basirete kavuşunca anlar insan. Kendi çocuklarının geleceğe dair bir ümitleri kalmadığı halde, zalimlerin evlatlarının, kendisinin emekleri üzerinden kurguladıkları debdebeli yaşamları, kendisinin geçmişe neden mahkum edildiğini ama onların geleceği ellerine geçirdikleri ancak basiret ile kavrayabilir insan.

Ve bu insan ancak basiret ile farkına varabilir üzerine “pudra şekeri” serpilmiş esaretin kendisine kurtuluş diye yutturulduğunu. Ellerinin, kollarının, bütün hayatının özgürlük ninnileriyle prangalandığını, umutlarının çalındığını, dünyasını imar etmeyen dinin ahiretini imar etmeyeceğini, meylettiği zalimlerle akıbetinin aynı olacağını, kimsenin hakkını yemediği, malını çalmadığı, kimseyi öldürmediği halde bütün bu suçlardan sırf zulme rıza gösterdiği için Allah c.c. tarafından yargılanacağını ancak basiret ile ile anlar insan.

Hem de öyle bir anlar ki, asıl imtihanın zulmü yeryüzünden kaldırmak olduğunun farkına varır. Yokluğun, yoksulluğun, çektiği acıların aslında zulme karşı vermesi gerekirken vermediği mücadelenin eksikliğinden dolayı başına geldiğini idrak eder. “Acıyla” “tatlı” arasındaki farkı kavrar. Mücadeledeki acıya râm olur, zehir üzerindeki “pudra şekerine” düşman. Şekilden azad olur, her şeyin özünü görmeye başlar.  “Şükredin” diyenin israfına gözü takılır, “sabredin” diyenin şatafatını sorgular. “Allah” diyenin şeytan ile işbirliğine dikkat kesilir, “din”den bahsedenin “dinarlarını” nerden bulduğunu araştırır, “açlığa, yoksulluğa” övgüler dizenin tokluğuna isyan eder.  Ve “sade yaşamlardan” dem vuranların saraylarını yıkar.

Doğrudur acı çeker, direnirken bedeller öder, sıkıntılar yumağına dönüşür hayatı belki ama, izzeti ve şerefi elde eder. Umut olur tutar ellerinden mazlumların, “karanlıklardan aydınlığa çıkarır onları.” Bir inkılabın öncüsü olur ki, zulüm tonlarca “pudra şekeri” de dökse gizleyemez acı hakikatini. Yeniden inşa için yıkar çarpık zihinleri, yaşamları. Zaten doğumuyla yıkılır sarayların sütunları. Hakkı haykırışları lal eder münafıkları. Sağır eder sultanları. 

Yeter ki “insan” açsın gözlerini, kuşansın basireti, feraseti. Yeter ki nuruyla yaksın ateşi, sahiplensin haysiyeti, şerefi. Alemi sağirdir insan. Değişirse, değiştirir alemi…

siyasetmektebi.com

 

 

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 
Başa dön tuşu
Kapalı