Gündem AnalizSon Yazılar

“PARTİ” YAPIP EĞLENENLER…

Bir yanda milyarlarca dolarını memlekette sığdıracak bir yer bulamadıkları için yurt dışına çıkaranlar, diğer yanda yiyecek ekmek bulmakta zorlandıkları için açlığı kader diye benimseyenler veya bu durum kendilerine benimsetilenler. Bir yanda ihaleden ihaleye koşanlar, onların sırtlarından rant elde edenler, diğer yanda “simit çay hesabı” yapıldığında neredeyse zengin sayılabilecek fakirler. Bir yanda cepleri kul hakkıyla dolu olduğu olduğu halde 3-5 liraya kebabın dibine vuranlar, diğer yanda “kuru ekmek yedikleri” için karnı tok sayılanlar. Bir yanda göbek çevresi ekvatorun genişliğine denk olan kumar masasının çocukları, diğer yanda açlıktan ölümü tadan gariban yavrular. Bir yanda eğlence mekanlarında dolar yakanlar, diğer yanda yokluğa dayanamayıp kendilerini yakanlar…

Tüm bunlar yaşandıkça da artan öfkeler, akla gelen sorular, biriken isyanlar, ölüme, korkuya, tehdite kafa tutanlar, “zulüm bizdense ben bizden değilim”i zamanın hakim inancına, hükmeden kültürüne, baskın havasına karşı hiç çekinmeden haykıranlar… 

Ve böyle zamanlarda sıkışınca “parti” yapan, “parti” kapatan, bitiren kardeşler, aynı yolun yolcuları, aynı idealin sahipleri, aynı kanunlara tabi olanlar, aynı paraları bölüşenler, aynı binada yan yana aynı haklara sahip olarak dolaşanlar, aynı masada yemek yiyenler…

Şimdi ise kardeşlikleri gereği birbirlerinin “itibarlarını” korumak için düşman(!) olan dostlar, birbirlerine konuşma hakkı vermeyen(!) hatipler, şiir okuduğu için(!) canı yananların, haber paylaştığı için(!) başkalarının canını yakma çabaları, geçmişin mazlumlarının(!), geçmişte düşündükleri için(!) bedel ödemiş olanların, aynı ortamda hem de ortam ve ona hakim olan idea değişmemiş olduğu halde ne hikmetse muktedir olup, bu sefer de kendilerinin başkalarını “gözünün üstünde kaş var” bahanesi ile suçlayıp(!) aynı mazlumiyete(!) düşürmeleri ve böylece herkesin birbirinin sırtını sıvazlaması, varlığını koruması, ait olmadıkları toplulukları birbirlerine düşman kılmak için çabalamaları ve bu düşmanlık üzerinden, açılan gözlere perde çekme gayretleri…

Oysa daha düne kadar görmezden gelinen “hendekleri”, “silah stoklarını”, izin verilen “posterli” gösterileri, (haşa) ilahi bir ferman gibi meydanlarda, mitinglerde okunan “barış”(!) yanlısı mesajları, “o aileden biri” cümlelerini, “sayın” ve sevgili sıfatlarını, davullu zurnalı karşılama törenlerini, “megri megri”leri, hatta ve hatta (kısa bir süre için bile olsa) verilen bakanlıkları, imtiyazları, “ada”yı “yaşanabilir” kılma çabalarını, tv lerde kardeşlerini konuşturmalarını hep beraber izlemişti bu hengamede açlığını, yokluğunu, yoksulluğunu ve hırpalanmışlığını unutmaya zorlanan mazlumlar. 

Daha düne kadar kendileriyle hiçbir bağı olmayan bu düşman(!) kardeşlerin hep beraber ekmeklerine göz diktiğini, yaşam alanlarının bu kardeşler tarafından bölüşüldüğünü, kendilerini meydana davet eden, kendilerine ölümü ilahi bir makam olarak takdim eden bu kardeşlerin çocuklarının başka memleketlerde günlerini gün ettiğini, kiminin Paris’te köpeğiyle resim çektirdiğini, kiminin ok atıp eğlendiğini kendi gözleriyle görmüşlerdi bu mazlumlar.

Vatan denen toprak parçasının üzerinde herkesin eşit şartlarda yaşamadığını, hangi milletten veya dinden olursa olsun tokların açları umursamadığını, mazlumların hangi milletten veya dinden olursa olsun süründüğünü, en iyi ihtimalle asgari geçim şartlarına sahip olduğunu, çöplerden o kavga eden(!) önderlerin hısım akrabalarından tek birinin dahi herhangi bir şekilde ekmek toplamadığını, bunların pazara dahi uğramadığını, o pazarlardaki artıkları her milletten ve inançtan mazlumların bölüştüğünü, saraylara ve saray yavrusu binalara hep o zenginlerin sahip olduklarını ve beraberce ticaret yaptıklarını ama kendilerinin sadece düşmanlık gibi bir sermayeye sahip olmalarına müsaade edildiğini, arada sırada kendilerine “gaz” bulunup verildiğini ve ne hikmetse “vatanı” hep garibanların koruduğunu, zenginlerin ise hep sadece vatanın korunmasından(!) bahsettiklerini de anlamıştı mazlumlar.

Bu mazlumlar, bütün mazlumların hangi din, millet veya mezhepten olurlarsa olsunlar kardeş olduklarını ve aynı şekilde zalimlerin de birbirinin kardeşi olduklarını yaşadıkları tecrübelerle idrak etmişlerdi. Hangi çatışma çıkarsa çıksın, hangi bomba patlarsa patlasın hep gecekondulardan ağıtlar yükseldiğini, ölen veya öldürülen bütün çocukların kendi çocukları olduğunu, dini, milliyeti, mezhebi bayrak edinmiş hiçbir zenginin, muktedirin, mütrefin evinin hiçbir zaman matem yeri olmadığını bizatihi yaşayarak, görerek duyarak anlamışlardı.

Kutsallarının, sadece o kutsalları kullanarak başta kalabileceklerini bilenler tarafından suiistimal edildiğini gayet iyi biliyorlardı ve ne zaman bir kutsalları için ensesi kalınların ortalığı velveleye verdiğini duyduklarında ceplerini kontrol ederek  tedbirli davranıyorlardı. Artık “neden biz?” sorusu dolaşıyordu zihinlerde ve sosyal medya ortamlarında isyanın sesi yankılanıyordu. Hem de bu isyan sadece bir dile, millete, dine , mezhebe ait değildi. Çünkü bütün mazlumlar aynı kaderi paylaşıyor, aynı yokluğu, aynı açlığı çekiyorlardı. Ve bu da onları zulüm karşısında kardeş kılıyordu. Zaten yaratılışta da kardeş idiler ya artık acıları da birdi, sevinçleri de birdi, düşmanları da birdi.

Bu yüzden yeni(!) bir çağrıya muhatap oldu kulakları, yeni(!) bir kavgaya(!) şahit kılındı gözleri. Farklı milletlerin, farklı inançların, farklı dillerin, farklı mezheplerin zenginleri, sarsılan tahtlarını korumak için fakirlerini, açlarını, yoksullarını yine meydanlara çağırdılar, “bizi sorgulayacağınıza bu düşmanları sorgulayın” demeye başladılar. “Bakın, bunlar hain” dedi birileri, “ama bunlar da zalim” dedi diğerleri daha önce kol kola olduklarını, aynı şey üzerine yemin ettiklerini ve her dört yılda bir aynı şeye davet ettiklerini unutturmaya çalışarak. Aynı dostla dost olduklarını, aynı düşmana kin duyduklarını, aynı yöne yöneldiklerini, aynı hedefi benimsediklerini ise hiç çaktırmak istemediler.

Oysa, birinin “varlığına muhtacız” dediğinin varlığını korumak için var edilmişti diğeri, birinin stratejik dostunun maşasıydı diğeri, birinin yıkmak için saldırdıklarının sınırlarından girme bahanesiydi diğeri, birinin ada tahsis edip gözü gibi baktığı misafirinin yavrusuydu diğeri. Peki farkları neydi? Renkleriydi. Biri zulmün kırmızısıydı, diğeri yeşili. Allah’ın c.c. boyasıyla boyanmayanların yüzlerini, gözlerini boyadılar yıllardan beri. Palyaçoya çevirdiler zihinleri, idrakleri ve karşıya geçip güldüler sarsılarak göbekleri.

Sıkıştıkça hep aynı oyunu kurdular, hep aynı tuzağa çektiler mazlumları. Bir “çözüm” süreci başlattılar ve asırlardan beri aynı toprağı, aynı dini paylaşıp, bir bütün olan garibanları, aralarına tefrika koyarak, nifak ile, fitne ile, fesad ile ayrıştırmaya, bağlarını “çözmeye” çalıştılar, kendi aralarındaki bağlarını farklı coğrafyalarda oldukları halde koruyarak. “Biz”i, “siz” ve “onlar” diye parçalara ayırmak için kıvranıp durdular yıllar yılı. “Sağ”ımızdan, geldiler, “sol”umuzdan geldiler, “hoşumuza gidecek şekilde” konuştular kulaklarımızın dibinde ve “biz sizin hayrınızı istiyoruz” dediler atalarından aldıkları ders ile. 

Ama artık çok zor. İstedikleri kadar velveleye versinler ortalığı, istedikleri kadar farklılıklarımızı dile getirsinler. Bizler ki dert ortağıyız, yağmalanmış hayatlarımız, çalınmış umutlarımız, yıkılmış yuvalarımız ve söndürülmüş ocaklarımız, hangi dilden, hangi milletten, hangi mezhepten olursak olalım kardeşiz ve “insanlığın(!) ortak dilini konuşanlara” karşı ortak acılarımızla birleşip mücadele etmeye azimliyiz. Zalimlerin ne rengi, ne dili umurumuzda değil. Bizden olmayanları “biz”den saymayacağız artık. Gecekondularımızın sırtından söküp atacağız sarayları ve yavrularını. Onlar ayrılın dedikçe birleşeceğiz, düşman olun dedikçe kardeş olacağız. “Vurun” dediklerine sarılacağız, düşmanlarını dost, dostlarını düşman bileceğiz.

Göreceksiniz, o zaman tarla bizim olacak, ekin bizim olacak, fidan ağaç olacak, meyve bizim olacak. Damla deniz olacak, deniz bizim olacak, gece yıldız dolacak, güneş bizim olacak. Bugün bizim olunca yarın bizim olacak. Yeter ki “biz” olalım ve sadece zalimlere “siz” diyelim. O vakit “insan” alem olacak, alem bizim olacak…

siyasetmektebi.com

 

 

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 
Başa dön tuşu
Kapalı