Kur'ani SiyasetSon Yazılar

ÖLÜDEN DİRİ ÇIKARIR…

Bazen umutsuzluk oklarının delik deşik ettiği sinelerden yükselen feryatlar doldurur arz-u semayı. Bir bir derilirken bahçenin gülleri yaban otlarına gün doğar sanki. Bahar hiç gelmeyecekmiş gibi terkeder ruhları, kış hiç geçmeyecekmiş gibi kurar saltanatını yüreklere. Yaprak döker basiret, izan, feraset ve kuru öfkeyle başbaşa kalır meyveleriyle açları doyurması gerekenler. “Sırtını dönüp giden sağırlara ve aslında çoktan ölmüş dirilere” bakıp dönüverirler kendi sırtlarını insanlığâ tıpkı kınadıkları sağırlar ve ölüler gibi. Ayan beyan ortada olan hakikati görmedikleri içın kızarlar gözlerine, gönüllerine mil çekilenlere. Derdi verenin dermanı vermeyeceğini zannedip bu dertten dolayı beklerler ölümü, öldüklerini düşündükleriyle beraber hem de. Neden ve nasıl soruları cevap bulmak için değil öfkelenmek ve ümit ile olan bağı koparmak için dile getirilir ve “adam olmaz bunlardan” denilerek zalime saplanması gereken bıçakla mazlumların hakla oluşabilecek irtibatı kesilir “eğer onlara katı ve kaba davransaydın etrafından dağılır giderlerdi” buyurana iman ettiğini söyleyenlerce ve sonra yine onlarca yalnızlıktan, gariplikten, anlaşılmamaktan dem vurulur böyle devirlerde.

Oysa kendilerinin de bir zamanlar o “sağırlar ve ölüler” zümresinden olduğunu, bugün eleştirdikleri mazlumlar gibi birçok hakikate zamanında kendilerinin de inanmadıklarını, gözlerini kapadıklarını, belki de bir dönem hakla hakikatle mücadele içinde olduklarını, bugün zalim dediklerini o gün önder kabul ettiklerini, bugünün doğrularına dün yanlış diye saldırdıklarını velhasıl o “adam olmazlar” güruhunun bir parçası olduklarını çok çabuk unuturlar. Hatta bazıları hakkı öğrenmenin beraberinde getirmesi gereken tevazuyu, merhameti, şefkati bir kenara bırakıp “ben oldum, hamdım, piştim, yandım, dibim tuttu” moduna girip nifak ve küfür girdabından kurtulmak için uzatılacak bir ele muhtaç olanların ellerini, ellerinin tersiyle itebilecek kadar kibre dahi dalarlar. Elde ettiklerinin paylaştıkça çoğalacağını bilmediklerinden olsa gerek, hakikati sadece kendi hakları bilip ondan mahrum olanlara tepeden bakar, “adam olmuş(!) çocuk” misali adam olamamışları(!) yerme görevini büyük bir ihlasla yerine getirirler. Böylece kendileri dahil bütün mazlumlara düşman olan zalimlere atılmasi gereken okların tümünü mazlumlara atıp gerçek düşmanın karşısına ya boş sadakla çıkar ya da çıkmaya fırsat dahi bulamazlar.

Oysa bu tipler iman ettikleri Kur’anı ve uymaya çalıştıkları Resulullah’ın s.a.a. hayatını inceleyip tam olarak idrak etseler bunca yanlışa gark olmayacak, potansiyel bir gücü dışlama gafletinden kurtulacaklardır. Kur’an’ın birçok ayeti ümit bahşettiği gibi Kur’an’daki birçok kıssa da en umulmadık yerlerde Allah’ın c.c. yardımının nasıl ulaştığını anlatarak ümitsizliği kökünden söküp atmaktadır çünkü. Firavun ailesinden iman eden birinden bahseden Kur’an, yine Firavun’un karısı Hz. Asiye’nin değerini bize öğretmekte, Hz. Yunus’un a.s. ümidini kestiği kavminin son anda iman edişini bize hatırlatarak ne olursa olsun kavmimize sırtımızi dönmememiz gerektiğini ruhlarımıza kazımaktadır. Bütün peygamberlerin son ana kadar kavimlerinin uyanışı ve hakka iman edişi için verdikleri mücadeleyi yolumuza ışık tutsun diye anlatan Kur’an, hiçbir peygamberin mücadeleden vazgeçtiğini, “bunlardan adam olmaz” dediğini (helak mevzusu bütün hüccetler tamamlandığında gerçekleşiyordu), “ben kendimi kurtarmışım” mantığıyla diğerlerini küçümsediğini beyan etmemiştir. Üstelik İsrailoğulları gibi bir kavme dahi Allah c.c. onlarca peygamber gönderip ıslah etmek istemiş, gelen peygamberlere onca zulmeden bu kavme dahi rahman ve rahim sıfatıyla yaklaşmıştır.

Resulullah s.a.a. ise kızlarını gömen, kendi yaptıkları putlara tapan hatta helvadan put yapıp ona tapan ama acıkınca ilahlarını(!) yiyen, kabeyi çıplak tavaf eden, namus bilincinden neredeyse yoksun, güçlü olanın güçsüz olanı ezme hakkı olan, kavmi duyguların haklı olmanın önüne geçtiği, çalan, çırpan, gasbeden cahil, şaki ve anud bir topluma gönderildiği halde bunlarla irtibatını kesmemiş, bunlara şefkatle yaklaşmış, kendisini taşladıkları halde helaklerine gönlü elvermemiş “bilmiyorlar ya Rabbi” diyerek aflarını istemiştir. Ehl-i beyt İmamlarının a.s. tümü taraftarları olsun olmasın bütün halkla iyi geçinip onlarla irtibatlarını devam ettirmiş ve bu halkla irtibatı kesmeyi taraftarlarına yasaklamışlardır. İmam Hüseyin a.s. Kerbela yolun karşılaştığı Ubeydullah b. Hürr-i Cufi’ye İmam Ali’ye a.s. karşı Muaviye’nin l.a. safında Sıffin’de savaştığı halde hakkı tebliğ edip dünya ve ahiretini son defa kurtarmaya çalışmıştır. Ne Resulullah s.a.a. ne de İmamlar a.s. maruz kaldıkları onca zulme rağmen halktan ümitlerini kesmemişler, “bunlardan adam olmaz”, “bunlar her zulme müstehak” diye düşünmemişlerdir. Hele ki “ben zaten kurtuldum, bana ne onlardan” hissiyatına asla düçar olmamışlardır.

Kaldı ki Allah c.c. öyle ilginç örneklerle tarih sayfalarını süslemiştir ki bu örnekleri görüp de halktan, mazlumlardan, insanlardan ümitsizliğe düşmek ayrı bir çaba gerektirmektedir. Mesela Allah c.c. gelmiş geçmiş en necis sülalelerden biri olan Ümeyyeoğullarından öyle birini tüm insanlığa örnek olarak sunmuştur ki, bu mazlumlardan dahi ümidini kesenlere adeta tokat niteliğindedir. Malum olduğu üzere Ümeyyeoğulları sürekli olarak nifakları ile batılı temsil etmiş, Ebu Süfyan l.a. Resulullah s.a.a. ile, Muaviye l.a. İmam Ali a.s. ile ve Yezid l.a. İmam Hüseyin a.s. ile amansız bir mücadeleye girişmiş ve bu mücadele esnasında olmadık fitne, fesad ve zulümlere imza atmışlardır. Ama böyle bir aileden üstelik Yezid l.a. gibi Allah’ın c.c. ve bütün yaratılmışların lanetine hak kazanmış birinin zürriyetinden adı lanetlik dedesinin aynı olan Muaviye b. Yezid gibi biri çıkmış, soyunun, dedesinin ve babasının zulümlerini ve bu zulümlerle elde edilen iktidarı red edip “Ben sizin günahlarınızı taşıyamam! Allah, beni sizin günahlarınız boynumda olduğu halde ve sizin işlerinizin akıbetiyle karşısında görmesin! Hükümetiniz kendinize aittir!” diyebilmiştir. Ve “Allah c.c. bana merhamet etmezse vay halime!” diyerek gözyaşı dökecek kadar da imanlı olduğunu belli etmiştir ki bu süreçten sonra kendisi zehirlenerek hocası da diri diri toprağa gömülerek katledilmişlerdir. 

O halde tarih böyle örneklerle dolu iken Allah’a c.c. ve Resulüne s.a.a. iman eden birinin bulunduğu coğrafya başta olmak üzere yeryüzü mazlumlarından ümidini kesmesi söz konusu dahi olmamalıdır. Çünkü mücadelenin bütün sermayesi, kaynağı bu mazlumlardır ve onlar olmadan, onlarsız mücadelenin herhangi bir mantığı olmayacaktır. Haktan haberdar olan biri için 2 yol vardır; ya sorumsuzca yaşayacak ya da bilmenin sorumluluğu sırtlanıp meydana atılacaktır. Sorumsuzca yaşamayı tercih edenin elde ettiği hak hak olmadığı için, sorumluluktan kaçmak adına mazlumları suçlayacak, onları bahane ederek gerekli zamanda gerekli yerde bulunmayacak, kendini izzetli zannederken zillet çukurunda boğulacaktır.

Sorumluluğunun farkına varanlar ise “geceyi gündüze katarsın, gündüzü de geceye katarsın! Hem ölüden diriyi çıkarırsın, diriden de ölüyü çıkarırsın!” ayeti mucibince ne yaşatılan geceden korkarlar ne de muhatap oldukları ölülerden dolayı ümitsizliğe düçar olurlar. Onlar “başlarına gelen her hayrın Allah’tan c.c. ve yine başlarına gelen her şerrin ise kendi nefislerinden kaynaklandığını” bildiklerinden bu imtihan dünyasında kendilerine düşen görevi ne pahasına olursa olsun yerine getirmeye çalışırlar, bunu yaparken de sonuçla ilgilenmezler. Kendilerini kurtardıkları ilmin başkalarına sunulmadığı takdirde merkebin sırtındaki kitaplardan farksız kalacağını bilir, üzülmeyip gevşemeyip mazlumların kurtuluşu için mücadeleye devam ederler. Düşmanın metotlarından haberdar oldukları için sağlarından sollarından esen ümitsizlik yeline aldırış etmezler.

Ve böylece zalimler tarafından mezarlığa çevrilmiş olan yeryüzünde İsa “ruhullah” a.s. gibi Allah’ın c.c. izniyle ölüleri diriltir, Kerbela’dan bu yana şehit kanına hasret kalan toprağı kanlarıyla sular, bol meyveli, bereketli baharları müjdelerler. Ellerindeki yegane silah olan iman ve buna bağlı ümit ile arzda tufan yaratır temizlik yapar, zelzelelerle sarayları bir bir yıkarlar. Çölde yolunu şaşırmış olana “rehber”, kuyuya atılmış olana yardım eli, Kızıldeniz’de asa olurlar. “Allah’ın c.c. yardımı nerede” diye soranlara “nasrullah”, Allah’ın c.c. yolunda ise “hizbullah” olurlar. Onlar yetimin başını okşarken, bir mazlum ile gözyaşı dökerken, Allah c.c. karşısında aczlerini itiraf ederken ne kadar naif ve latif ruha sahiplerse, zalimin karşısında “heyhat minezzille!” diye haykırırken o kadar kahredici bir şahsiyete de sahip olurlar. Herkesin sustuğu dönemlerde feryat ederler, şahları “sultanları” yıkacak “inkılap” olurlar. Gece ne kadar kararırsa kararsın “nur” olurlar “nurdan” olurlar. 

Yani ümitsizlik şeytanını yerle yeksan eder, mazluma, mahruma ümit olurlar, Allah’tan c.c. olurlar…

siyasetmektebi.com

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 
Başa dön tuşu
Kapalı