HasbihalSon Yazılar

MÜCADELEMİZİN MİHENK TAŞI…

Öyle bir devirde yaşıyoruz ki hakla batılı ayırt etmek ve hakkı tanıyıp kabullenmek “kor ateşi elde tutmaktan” daha acı verici ve zordur. Bu devirde hak, batılın en süslü giysisi olmuş ve onu öylesine gizlemiştir ki, batılın “usta”ları tezgahlarında maske olarak her daim hakkı dokumuştur.  Ve “Hak sözle batılı murad etmek” fiili o kadar çok yaygınlaşmıştır ki sanki batıl yeryüzünden silinmiş ve var olan savaşlar hakla batıl arasında değil de hak(!) taliplerinin arasında cereyan ediyormuş gibi bir izlenim oluşmuştur.

Ve yine bu devirde savaşlarda her iki taraf da “Allah-u Ekber” nidalarıyla karşı karşıya gelmekte, “peygamber ocağı” olduğu iddia edilen ordular Allah c.c. düşmanlarıyla aynı safta Peygamberin s.a.a. soyuyla savaşmakta, cennet, hem öldürenin hem de öldürülenin arzusu olarak zikredilmekte, şeytan bildiklerimizin dilinden Allah c.c. lafzı hiç eksilmemekte, cihad, kıyam, namaz, oruç vb. bütün ibadetler iki düşman safında da eda edilmektedir.

Hem saraylarda hem de gecekondularda Kur’an tilaveti yapılırken, her iki cenahta da iftarlar verilmekte, he iki cenahta da cübbeliler, sarıklılar iftar sofralarına konuk olmaktadır. Her ne kadar bir tarafta ne idiğü belirsiz mahlukat yuvarlak masaların baş köşelerine geçmiş olsa da ve bir taraf sadece mızrağa takılı Kur’an’a saygı duysa da her iki cenahta da Kur’an’a hürmet edilmektedir. Din, iman, ihlas her iki cenahın savunucuların hutbelerin ana teması olduğu gibi, sabır, şükür, rıza da en önemli tavsiyeleri olmaktadır.

Hem saray sahipleri yine kendileri gibi saray sahibi olan şeytana düşman olduğunu iddia etmekte, hem de gecekondu sahipleri şeytanla savaşmaktadır. Hem zalimle dost olanlar mazluma el uzatmakta hem de zulme isyan edenler aynı mazlumun elini tutmaktadır. Hem iffetsizler örtünmekte hem de namus ehli tesettüre bürünmektedir. Hem hırsızlar, arsızlar, gaspçılar haktan, hukuktan bahsetmekte, hem de başkaları için kendi dünyalıklarından geçenler aynı mevzuları gündeme getirmektedir. Hem küfürbazlar, kindarlar, alçaklar ahlaktan dem vurmakta, hem de abidler, arifler, muttakiler ahlakı anlatmaktadır. Hem “soysuzlar”, hainler, namussuzlar ihaneti lanetlemekte, hem de her hücreleri ile “sözlerinde duranlar” ihanetle mücadele etmektedir.

Ve bu liste böyle uzayıp gitmektedir. Çünkü bu devirde hava pusludur, yollar dikenli ve çukurlarla doludur. Kılavuzsuz yola çıkanın, amacı hakka ulaşmak bile olsa kendi batılın sarayında bulma ihtimali yüksektir. Yönünü şaşıranın kıblesini tayin edebilmesi güçtür ve pusulası olmayanın yönünü bulması mümkün değildir. “Hakkı tanımadan haklıyı tanımaya çalışanın” çabası abesle iştigaldir. Hakkı ise sadece kendi çevresine has kılıp, etrafına çizilen sınırların ötesine bakmayı akledemeyenin, gerçek hakka ulaşabilmesi imkansızdır.

Peki ne yapılmalıdır? Bir mihenk taşına sahip olunmalıdır. Mihenk taşı ki altının, rengi sarı dahi olsa diğer madenlerden, taşlardan ayırt edilmesini sağlamakta ve sarrafların, altına ulaşmak isteyenlerin aldatılmasını engellemektedir, bu devirde bütün mazlumların elinde bulunmalıdır. Çünkü hak, çokça taklidi olan “tektir”. Sarraf olmayanın, ya da elinde mihenk taşı olmayanın, onu teşhis etmesi, ona ulaşabilmesi muhaldir.

Resulullah s.a.a. kendisinden sonra insanlığın yolunu kaybetmemesi, “hakla batılı karıştırmaması”, hak diye batıla sarılmaması veya “hakkın bir kısmına inanıp bir kısmını reddetmemesi için” kendisinden sonra sarılacağımız “sağlam kulpu”, “Allah’ın c.c. o kopmayacak ipini” bizlere beyan etmiş ve “Size iki ağır emanet bırakıyorum, Kur’an ve Ehl-i Beytim. Her ikisi de birbirinden azimdir. Kevser havuzunun başında benimle buluşana kadar birbirlerinden ayrılmazlar” diyerek hayatın, zamanın ve devranın bütün karışıklıklarını, bütün sahtekarlıklarını ve ihanetlerini ortaya çıkarabileceğimiz mihenk taşını bizlere sunmuştur. 

Malumunuz yukarıda da belirttiğimiz gibi Kur’an, mızraklara da takılabilen cismi varlığı ile batılın kendini gizleme aracı olarak da kullanılabildiği için, Ehl-i Beyt bu noktada hem Kur’an’ı hem de bizatihi O’nun nurani hakikatini temsil etme yükümlülüğünü de üstlenmiş ve batılın Kur’an’ı tahrifine mani olup, O’nun hakikatini canlı tutmuştur. Bugün de Ehl-i Beyt, İmam Ali’nin a.s. mızraklara takılı sayfalara tapanlara “Kur’an’ı natık benim” diye haykırdığı gibi bizlere Kur’an’a imanın ve onu hayata hakim kılmanın yolunun kendileri olduğunu haykırmaktadır.

Bugün Ehl-i Beyt, İran İslam İnkılabı gibi bir devlete, imkana ve güce sahiptir. Ve bu güç, yeryüzünün doğusunda veya batısında olan nifağın maskesinin düşmesine vesile olmuş, zulmün nefesinin kesilmesini sağlamış, mazlumların, izzet ve şeref bulup haklarını zalimlerden aldıkları bir dünyayı inşa edebilmiştir. Bugün Ehl-i Beyt, hangi coğrafyada yaşarsa yaşasın, bütün insanlığa “nasıl yaşanması gerektiğini” öğretmiş, karşılaşılan problemlere karşı hangi tavrın, hangi duruşun sergilenmesi gerektiğini bizatihi örnek olarak göstermiştir.

Bu yüzden bizlerin, hele ki direniş cephesinin evlatları olduğunu iddia eden bizlerin, hayatımızın her anını, hayatımızın her alanını İnkılaba ve İmam’ın emirlerine göre şekillendirmemiz, İmam’ın sözleriyle yaşantımızı uyumlu hale getirmemiz, O’nun yaşadığı Kur’an’ı benimseyip mızraklardakini red etmemiz, O’nun gittiği yoldan gitmemiz, yolumuzu kaybetmememiz, çukurlar düşmememiz ve doğru kıbleye yönelmemiz için elzemdir.

Bugün bize emanet bırakılan “Ehl-i Beyt” İmam’dır ve Kur’an ancak onun varlığıyla gerçek nurunu aleme saçabilmektedir. İmam varken, hayatın herhangi bir problemine dair farklı çıkarımların, tefsirlerin hele ki O’nun emirleri ve yaşantısıyla muğayir olanların hiçbir kıymeti yoktur ve bu tür çıkarımlar bizi “itaat eden” noktasından, “itaat edilmeyi isteyen” noktasına çekeceği için bireysel ve kendi çapımızda da olsa tuğyana sebep olacaktır.

O halde, dinimizi, o İmam’dan öğrenmek üzerimize farzdır. Kendi kafamızdan kendi çevremize çizdiğimiz sınırlar eğer O’nun buyurduğu emirlerle çelişiyorsa bu sınırları yıkmamız, kendimizce belirlediğimiz helaller veya haramlar, O’nun beyan ettiği helal ve haramlara uymuyorsa onları terk etmemiz, zanlarımızın değil İmamımızın peşinden gitmemiz, “dosdoğru yolda” ilerleyebilmemiz için zaruridir. Çünkü bu tür bir ihtimalin de olduğunu bilen Resulullah s.a.a. “Onlardan öne geçmeyin, geride de kalmayın. Onlarla beraber olun. Onlara bir şey de öğretmeye kalkmayın” buyurarak bizi uyarmıştır. Öyleyse bize düşen sadece itaattir bu itaat Onlara a.s. değil bize fayda sağlayacaktır.

Örneğin birçok komplo teorisinin kulaktan kulağa dolaştığı bugünlerde, hakla batılı ayırt edebilmek için bizim gözümüzün, kulağımızın İmam’da olması gerekmektedir. Eğer birileri “salgın diye bir şey yok” derlerse biz İmam’ın bu salgının varlığı ve ona karşı yapılması gerekenleri belirttiği konuşmalarını esas almalıyız. Veya “maske takmak şöyle kötü, böyle kötü” diyerek onlarca “delil” sunanlarla karşılaştığımızda, İmam’ın bu süreçte neredeyse her konuşmasında ve her görüntüsünde maskeli olduğunu hatırlamamız gereklidir.

5G’nin türlü zararlarını dile getirenlere, İmam’ın başında olduğu İnkılabın 5G çalışmaları yaptığını, aşı veya ilaçların tümünü red edenlere de yine İmam’ın başında olduğu inkılapta da aşı ve ilaçların kullanıldığını izah etmek gerekmektedir. Veya kendilerine ve ailelerine birçok şeyi haram edenlere bu noktalarda da İnkılabı örnek almalarını ve orada ki uygulamaları kıstas edinmeleri gerektiğini öğretmek zaruridir.

Çünkü birçok komplo teorisi, bizatihi o teorilerin hedefinde gibi görünenler tarafında piyasaya sürülmekte, insanları hayattan soğutmak, yaşamı güçleştirmek, halkları hareketsiz kılmak ve asıl mevzulardan uzak tutmak için kullanılmaktadır. Hatta bu komplo teorilerini üretenler, az önce verdiğimiz örneklerde olduğu gibi hak cephesinin uygulamaları ile kendi zihnimizde kurduğumuz dünyanın çelişmesini sağlamaya çalışmaktadır. Bu şekilde hem bizim zihnimize, “sizin düşüncelerinizle takip ettiklerinizin uygulamaları bir birini tutmuyor” zehrini zerk etmeyi hem de hakkı ulaştırmaya çalıştıklarımıza “bunların anlattığıyla, övdükleri sistemin eylemleri çelişiyor” izlenimini vermeyi amaçlamaktadırlar.

Elbette burada bir noktaya da ha dikkat çekmek gerekir ki İnkılabın dışındaki coğrafyalarda yaşayan direniş ehlinin, o coğrafyalardaki sistemlere güvenmemesi ve tedbirli olması da gerekmektedir. İnkılapta olan bazı şeylerin başka coğrafyalarda benzeri olsa da içerik olarak birebir aynı olmayacağını bilmek de gereklidir.

Bu durumda biz mevzu bahis olan uygulamaların özüne değil şekline itiraz ileri sürmeli ve mesela aşıyı tümden red etmektense, inkılap dışındaki sistemlerde mevcut olan aşının içeriğinin şüpheli olabileceğini beyan etmeliyiz ki çelişkiden kurtulabilelim. Çünkü öz olarak doğru olan bir uygulamanın, farklı coğrafyalarda bilinçli olarak kötü amaçla kullanılma olasılığı her daim olabilir ve bu bizim asıl itiraz noktamızdır. 

Yoksa İmam’ın ve İnkılabın aleni bir şekilde gösterdiği uygulamaları görmezden gelip her şeye karşı çıkmak, bizatihi o komplo teorilerinin amaçladığı hedefe hizmet olacaktır. Eğer aklımızı, hissiyatlarımızdan bağımsız şekilde kullanıp, İmam’ı anlamaya çalışırsak, zaten bahsettiğimiz bütün çelişkilerimiz ortadan kalkacaktır.

siyasetmektebi.com

 

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 
Başa dön tuşu
Kapalı