HasbihalSon Yazılar

MAYMUNLAR CEHENNEMİ…

Bilim, daha önceki birçok yazımızda da belirttiğimiz gibi diğer birçok olgu gibi nötrdür ve renksizdir aslında. Bilimin bulgularının iyi ya da kötü oluşunu, o bulguları, icatları kimin kullandığı belirler ve bir yandan hayatı kolaylaştıran hatta hayat kurtaran bilim, diğer yandan tek bir bomba ile yüzbinlerce masumun katline vesile olabilir. Hani meşhur bıçak örneği vardır ya; “Bıçakla insan da doğranabilir, sebze meyve de doğranabilir. Burada suçlu bıçak değil onu tutan eldir” diye, işte bilim de, hizmetine girdiği safın emrine itaat eder. Bu yüzden, sürekli olarak bilimsel ilerlemeleri gündem edip bu ilerlemeyi insanlığın yararına olarak lanse eden ve bilimsel ilerlemelerin kaynağı olarak batıyı gösterenlerin ve o bilimsel ilerlemelerle sömürünün, zulmün ve katliamların arttığından bahsetmeyenlerin en temel çelişkisi de budur.

Mesela lambayı buldu diye Edison’u cennetlik etmeye çalışıp, O’nun nasıl vahşi bir kapitalist olduğunu gizlemek, başkalarının dehaları üzerinden servet biriktirdiğini anlatmamak veya Einstein’ın o gerçekten büyük dehasıyla kazandığı şöhretini, yeni kurulmuş olan siyonist rejime para kazandırmak adına kendisiyle fotoğraf çektirenlerden para talep etmek için kullandığını ve böylece bir yandan “insanlığa yeni ufuklar açan” bu bilim adamının, diğer yandan dünyanın bir bölgesinde “insanlığın katledilmesine” vesile olduğunu görmemek tuzu kuru batı hayranlarının ve nefislerinin tutsağı olan “aydınların”(!) samimiyetinin derecesini göstermek adına önemlidir.

İşte tam da böyle bir aydın olan Mısırlı birinin, diktatörlerden bahsettiği ve günümüzdeki bütün diktatörlere(!), Suriye, Irak, Libya ve Mısır dahil Batı Asya’daki birçok ülkeye atıfta bulunup da diktatörlerin reisine hiç bir şekilde dokunmadığı ve Avrupa demokrasisine ideal devlet, ideal sistem gözüyle baktığını açıkça beyan ettiği kitabında (ki ilmi olarak zerre değeri olmadığını, gerçekle ve kendi başlığıyla bolca çeliştiğini düşündüğümüzden dolayı okunmaya değer görmediğimizden, adını da zikretmeyeceğiz) bir deneyden bahseder.

Bu deney anladığımız kadarıyla zihinsel bir deneydir ve pratik olarak gerçekleştirilmemiştir. Ama muhtevası ve çıkarılacak sonuçlar noktasında ele alınmaya ve incelenmeye değerdir. Ve aslında “batı”nın halkları itaatkar kılma tekniklerine güzel bir örnektir. Her ne kadar yazar bu deneyin aslında hiç gerçekleştirilmediğini söylese de okurlarımız, deneyi anlattığımızda reel hayatlarında bu deneyin tezahürlerini bolca gördüklerinin farkına varacaklardır.

Deney beş maymunun bir kafese kapatılmasıyla başlar. Ardından kafese bir merdiven yerleştirilir ve en tepeye bir salkım muz konur. Maymunlardan biri muzları yemek için merdivenleri tırmandığında tüm maymunlar soğuk suyla ıslatılır. Bir süre sonra maymunlar ıslatılmakla muz yeme arasında bir bağlantı olduğunu fark edip muza uzanmaktan vazgeçer ve aralarında uzanmaya çalışan varsa onu döverler. Sonunda muz yeme çabasından tümüyle vazgeçen maymunlar kafesin içinde öylece kalakalırlar. Bu noktada maymunlardan biri kafesten çıkarılıp onun yerine yaşananlardan haberdar olmayan yeni bir maymun konur. Yeni maymun ilk iş olarak merdiveni tırmanıp muzları yemeye çalışınca grubun geri kalanı üstüne çullanıp hayvanı dövmeye başlar ve o da çabasından vazgeçer. Bilim insanları her seferinde kafese yeni bir maymun koysa da sonuç değişmez. Yeni maymunun muzlara uzanmak için yaptığı her hamle gruptaki öbür maymunlar tarafından engellenir. Sonuçta kafeste beş yeni maymun olur ve bunların hiçbiri ıslatılma cezasına maruz kalmadığı halde ne muzlara uzanmaya çalışırlar ne de başka bir maymunun bunu yapmasına izin verirler.

Daha önce de belirttiğimiz gibi bilim, kime hizmet ederse onun rengine bürünür ve hatta çoğu zaman müstekbirlerin emrinde olduğu için istikbarın en temel silahıdır. Psikoloji bilimi ise, ne yazık ki zulüm sistemlerinin en fazla başvurduğu ve iktidarlarını ayakta tutmak için kullandıkları en önemli verileri onlara sunar. Yukarıdaki “zihin” deneyinde olduğu gibi. Bu deney hakikaten bize birçok şey öğrettiği gibi, bugün yaşanan birçok sıkıntının kaynağına yönelik de ip uçları barındırmaktadır.

Öncelikle bu deneyde daha önce sizlerle ele aldığımız “öğrenilmiş çaresizlik” vardır. Siyonizmin farklı renkleri olan zulüm iktidarları, kitleleri eylemsiz, hareketsiz ve en önemlisi de ümitsiz bırakmak için öğrenilmiş çaresizliği halklara zer veya zorla öğretir, onlara artık yapabilecekleri hiçbir şey olmadığı fikrini aşılarlar. Bu fikre rıza gösteren ve önceki birkaç kurtulma çabası boşa çıkarılan halklar, artık var olan sisteme boyun eğmeleri gerektiğini zannederek, potansiyellerini yok ederler ve hayatlarını kendilerinden güçsüz ama kurnaz olan iktidarların emrinde köle olarak geçirirler.

Ama bu deneyde “öğrenilmiş çaresizlik”ten daha korkunç olan ve aslında bugünün asıl yansıması olan bir başka hakikat daha vardır ki o da çaresizlerin, çaresizliği, iktidarlara ihtiyaç kalmadan yeni nesillere aktarması, onların, çaresizlikten kurtulma çabalarını, iktidarların emretmesine dahi gerek kalmadan yok etmeleridir. Yani çaresizliği benimsemiş önceki neslin, bunu adeta bir genetik hastalık gibi sonraki nesle kendiliğinden geçirme çabası, öğrenilmiş çaresizliğin kendisinden daha vahimdir. 

Kölelerin, çocuklarına da köleliği öğretip, onların fıtratında bulunan özgürlük, izzet, şeref, haysiyet gibi özellikleri bastırmaları, onlara köleliğin kader olduğunu öğretmeleri, var olana şükredip, başlarına gelene sabretmeyi, sövene dilsiz, vurana elsiz olmayı tavsiye etmeleri, milyarların, üç beş milyonun tahakkümüne maruz kalmasının en temel nedenidir ve aslında yazarın “hiç gerçekleştirilmemiş” dediği bu deneyin yüzyıllardır bütün halklar üzerinde gerçekleştirildiğinin ispatıdır.

Aksi takdirde, kuru ekmeğe muhtaç olup da altın varaklı hayat yaşayanlara dua edilmesinin, fakirliğin ve zenginliğin kader olarak benimsenmesinin, kendi itibarını hiçe sayıp başkasının itibarı için boyun eğmeyi, yokluk ve yoksunluğa sabretmenin erdem sayılmasının, “devlet başa kuzgun leşe” ve “devletin bekası” gibi deyimlerin, atasözlerinin yayılmasının başka bir izahı yoktur. Ama bunlardan daha vahimi, yeni neslin “ben niye ekmek bulamıyorum ama onlar saraylarda oturuyorlar”, “benim işim yok, cebimde beş kuruş yok ama onların çocukları hiçbir meziyetleri yokken milyarlara hükmediyor” veya ” benim itibarım kalmamışken sırtımdan geçinenlerin itibarını neden düşüneyim” gibi haklı feryatlarını, iktidarlardan önce “öğrenilmiş çaresizliğe” müptela olmuş önceki nesillerin “vatan haini”, “dinsiz” ve “terörist” olarak susturmaya çalışmalarıdır.

Hakikaten siyonizm, yüzyıllar boyu süren çabaları sonucu yeryüzü üzerinde öyle bir sistem kurmuştur ki uşağı olan iktidarlar neredeyse hiç çaba sarf etmeden muktedir olarak kalabilmektedirler ve halklar, yeni nesillerinin hak arayışlarını kendi içlerinde bastırmaktadırlar. Bu halklar tarafından siyasal iktidarlara ve zulümlerine isyan sadece siyasal bir suç olarak değil, inanca ve dine aykırı bir eylem olarak da kınanmakta, hak ve batıl, siyasal iktidarların duruşuna göre tayin edilmektedir. Bu yüzden de yeni neslin talepleri sapkınlık olarak görülmekte, onlar, var olan resmi dinden afaroz edilmektedirler. Ne yazık ki yeni neslin bireyleri de  köleleşmiş öncekilerin “inançlarından” şeytandan kaçarcasına kaçtıkları için, gerçek imanın kendilerine sunacağı izzeti keşfedememektedirler. Böylece halkları kafese koyup “muzdan” mahrum bırakan kafes sahipleri, kafesteki asayişin berkemal olmasından dolayı gayet mutlu ve huzurlu bir biçimde saltanatlarını sürdürmektedirler.

Bu deneye bakılırsa adeta “maymunlar cehennemine” dönen dünyanın var olan bu kısır döngüsünden kurtulmanın yegane yolu yeni neslin soru soran, eleştiren, araştıran, analiz eden ve “isyan” eden özünü, fıtratını yitirmesini engellemek, köleleşmiş olanların tanımladığı rızayı, şükrü ve sabrı aslına çevirip yeni nesle aktarmak, onlara izzetin Allah’ın c.c. ve Resulünün s.a.a. yanında bulunduğunu izah etmekten geçmektedir. Hak aramanın teröristlik veya vatan hainliği olmadığını, eğer böyle olsaydı bütün peygamberlerin s.a.a. (haşa) terörist ve vatan haini sayılmaları gerektiğini, batıla isyanın Allah’ın c.c. emri olduğunu, sabrın, haksızlığa ve zulme direnmenin bir cüzü olduğunu ve  “bolluk ve israfın olduğu bir yerin hemen yanı başında çiğnenmiş bir hak olduğunu” bu yeni nesle anlatmak gerekmektedir.

Bunu yapmadığımız takdirde eylemlerinden veya eylemsizliklerinden dolayı “Allah’ın c.c. lanetine uğrayıp maymunlaşanların” saldırılarına maruz kalıp, dünyayı zalimler için cennete, mazlumlar için cehenneme çevirmiş oluruz.

siyasetmektebi.com

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 
Başa dön tuşu
Kapalı