HasbihalSon Yazılar

KURBAN OLMA BİLİNCİ…

kurban olma bilinci

Köle olmak şuurunun yerleştirildiği ruhlarda devrimin ilk adımı değerli olduğunun bilincine varmaktır. Sadece varoluşu bile değerli olması için yeterli olan insanoğlu, hedef ve amaç sahibi olduğu zaman asıl hüviyetine kavuşmakta ve tekamül ettiği “yeryüzünün halifesi” makamında kendisine sunulan maddi ve manevi nimetlerden istifade etmektedir -ki bu nimetler de gereği gibi kullanıldıklarında insanlığın tekamülüne destek olmakta, imtihan dünyasını, sılaya uzanan yol haline getirmektedirler-. Kendi değerinin farkına varan insanoğlu, fıtratında kendisine yaratıcıdan başka hükmetmeye çalışan bütün zorbalara karşı koyacak gücü de bulacak ve yaşadığı içsel devrimi dış dünyaya da taşıyabilecektir. Bu bilinç ve güç, hür olarak yaratılan varlığı, arzın sahibi olan insana dönüştürecek, yaratıcıya eğilen baş, yaratılana eğilmediği için yeryüzünde zulmün kökünün kazınmasını sağlamış olacaktır.

İşte bu noktada İslam, insanı ibadetleriyle yetiştirmeye ve vaad edilen “rıza”ya layık olgun bir varlık haline getirmeye çalışmaktadır. Bu insan bir yönüyle şefkatli, tevazu sahibi, isar ehli, ilim aşığı, mücadeleci, muvahhid, diğer yönüyle şiddetli, onurlu, izzetli, savaşçı ve baş eğmeyen bir tabiata sahiptir. İslam’ın yetiştirmek istediği insan, içinde bulunduğu alemin özeti olan ve o alemle uyumlu olarak yaşamayı şiar edinen, adalet üzerine yaratılmış alemde zulmün neşv-u nema bulmasına müsade etmeyen, tevhidin gereği olarak tüm insanlığın vahdetini esas alan (Bakara 213) ve bu vahdeti türlü sebeplerle ortadan kaldırıp insanlığı bölüp yönetme derdine düşenlere karşı dimdik duran, yaratılışının gayesinin farkında olan ve hakikat yolcusu olarak hakka doğru yola çıkan, dosdoğru yaşadığı için amellerini de dosdoğru hale getiren, oyun ve eğlenceyi değil hayatın kendisini idrak eden insandır. Böylece yetişmiş bir insanın, durağan olması ve var olanı kabullenmesi beklenemeyeceği için, hem içinde depremler yaşaması ve hem de parçası olduğu toplumda sarsıntılara sebep olup çürük zeminlerde batıl temeller üzerine kurulan “var olanı”, “olması gereken” ile değiştirmeye çalışması olağandır.

O halde bütün ibadetler gibi idrak etmekte olduğumuz kurban bayramı da bizlere İslam’ın yetiştirmek istediği insan profilini izah etmeli ve tekamül sürecimizde öğretmen görevini yerine getirmelidir. Salt kan akıtmanın ötesinde anlam taşıdığı farz oluş kıssasıyla da belli olan ve “onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat O’na (sâdece) sizin takvânız ulaşacaktır.”(Hac 37) ayetiyle manası açıklanmış olan “kurban bayramı” ve “kurban etme ve edilme” olgusu, üzerinde düşünülmeye ve dersler çıkarılmaya değer bir konudur muhakkak ki. Özellikle Şehid Ali Şeriati’nin “Hacc” kitabında gerçekten de güzel izah ettiği hac ameli ve kurban olgusu, genellikle dünyalıklardan vazgeçme teması üzerinde sunulmaktadır ki çok doğru bir yaklaşımdır bu. Çünkü İsmail’ini kurban edemeyenlerin İbrahim (a.s.) gibi putları devirme ihtimali yoktur. İbrahim (a.s.) gibi halis bir niyetle en sevdikleri dünyalıklarından geçemeyenlerin, dünyayı zulm ile ellerinde tutanlarla hak-batıl savaşımı vermeleri mümkün değildir. Bu ibadetten tek nasipleri kestikleri hayvanların etleri olan ve süfyanilerin nifak oklarının hedef tahtası haline geldikleri için hakikatle aralarındaki bağlar kopan nice insanlar, İsmail’lerini kurban etmek şöyle dursun, habire yeni İsmail’ler üretmekte, imtihan tarlası olan dünyada isyan ve günah ekip, ahirette azap ve kovulmayı biçmeye hazırlanmaktadırlar.

Evet, bütün bunlar hakikattir ve doğru tespitlerdir. Fakat biz “kurban” konusunu bugün biraz farklı bir açıdan ele almayı ve İbrahim’i (a.s.) anlatarak büyük bir hizmet yapanların bizce bir parça eksik bıraktıkları İsmail’i (a.s.) anlatmayı uygun gördük. Zira İbrahim’in (a.s.) kendinden geçtiği dünyalığı olan İsmail (a.s.), en az İbrahim (a.s.) kadar fedakarlıkta bulunmuş ve başını sorgusuz sualsiz bıçağın altına uzatmıştır. Öyle bir teslimiyet sergilemiştir ki İsmail (a.s.) aslında babasının (a.s.) imtihanını da kolaylaştırmıştır. Ve İsmail (a.s.) hem dünyadan, hem dünyalıklardan hem de canından geçmiştir. Bu yüzden kendisinin yerine en az kendisi kadar kıymetli olan bir “zıbh-in azim” seçilmiştir. Ki bu seçilen kurban da hem kurbanlar vermiş hem de kurban olmuştur.

Aslında “kurban olmadan” “kurban verme” ihtimali de bulunmamaktadır. Tarih bize göstermiştir ki İbrahim (a.s.) gibi olmak isteyenlerin tümü önce Nemrutların ateşlerinde sınanmakta ve kurban olma deneyimini yaşamaktadır, sonra kurban verme aşamasına geçmektedir. Kendinden geçemeyenin dünyalıklardan geçme ihtimali yoktur çünkü. Canının sağ olması için çırpınanın canandan bahsetmesinin değeri yoktur. Canından geçemeyenlerin, başkalarının canlarını feda etmelerinin de ihlasla ilgisi yoktur. Bu yüzden “kurban olma” bilinci, kurban vermeden önce gelir demekteyiz. Bu imtihan bütün peygamberlerin (a.s.) ve Allah (c.c.) dostu olanların ilk imtihanıdır. İbrahim (a.s.) gibi yaşayanların tümü İsmail’lerden önce İbrahim’lerini kurban etmişlerdir. Çok çetin imtihanlardan sonra olgunlaşan ve kemale eren ruhlar İsmail olduktan sonra İbrahim olmuşlardır. Her iki hali de Allah (c.c.) için fedakarlığa ve ihlasa dayanan bu durumun ilk aşaması İsmail olmaktır. Bugün ortalıkta dünyadan el etek çekerek kendilerini dünyalıklardan arınmış gibi gösterip İbrahim olma iddiası ile ortaya çıkanların bir çoğu İsmail olma aşamasını dahi yaşamamışlardır. Bu yüzden o bıçak boğazlarına dayandığında ahd’lerinden dönmektedirler. Öyle ki Nemrut’un ateşi onlara sıcak gelmekte ve o ateşe atılmaktansa o ateş için odun toplamayı tercih etmektedirler.

Bu tiplerin dillerinde her daim Medine vardır. Mekke öyle çok ta özenilecek bir yer değildir. Bunun sebebi Resulullah’ın (s.a.a.) aşkı da değildir. Bunun sebebi Mekke’deki çileli yılların bu kerameti kendinden menkul tipler için bir anlam ifade etmeyişidir. Medine’de kurulan devlete hiçbir çile çekmeden taliptirler ve bütün ilahileri Medine hasreti üzerinedir. Oysa bir şehirde ağlamayanların diğerinde gülmeye hakları yoktur. Bir şehirde İsmail olmayanların diğerinde İbrahimleşme ihtimali yoktur. Bunlar olsa olsa İbn-i Übeyy gibi olur ve herkesten çok kurban kesseler de bu kurbanlarının ne etleri, ne kanları ne de sevapları Allah’a (c.c.) ulaşır ve döktükleri kanlar ile sadece elleri kirlenir.

Ama bizim mektebimiz “kurban olanların” mektebidir. Bu mektep canını canana feda etmek için yatağa sorgusuz sualsiz yatanların mektebidir ki İsmail (a.s.) oluşlarını ispatlayanların İbrahim (a.s.) gibi oluşlarını da tarih yazmıştır. Ali (a.s.) hem İsmail (a.s.) hem İbrahim (a.s.) olan Resulullah’tan (s.a.a.) aldığı terbiye ve eğitimle önce “kurban olmuş” sonra neslinin en değerlilerini “kurban vermiştir”. Hüseyin (a.s.) önce İbrahim (a.s.) sonra İsmail’dir (a.s.). Bütün sevdiklerini kurban vermiş ve sonra yalnız kaldığı sırada bile “Hak”tan taviz vermeden “kurban olmuştur”. Kerbela çok ilginç bir mekandır. Kerbela kurbangahtır. Kerbela’da İbrahim (a.s.) ve İsmail (a.s.) aynı bedendedir ve İsmail’in (a.s.) kendi soyundan olan “büyük kurban”, kendinden önce kurbanlar vermiştir. Kerbela mesajdır. Kurban bayramı mesajıdır Kerbela. Bu ümmetin “kurbanlara” ihtiyaç duyduğunu ve bu dinin bu “kurbanların” kanıyla ancak ayakta kalabileceğini öğreten okuldur Kerbela.

İşte bu mesajı idrak edenlerin zaferidir İslam İnkılabı. Hakka “kurban olma” bilinciyle meydana çıkıp imtihanı geçenlerin, hem kendi canlarını “kurban” ederek hem de dünyalıklarının başını keserek samimiyetlerini ispatladıklarından dolayı ulaştıkları zaferin adıdır İslam İnkılabı. Mekke’yi yaşayarak “çile içinde çile çekenlerin” hicret yurdudur İslam İnkılabı. Nemrut’un ateşini kanlarıyla söndürenlerin, ümmet için seçilmiş büyük kurban olmaya niyetlendikleri ve gönül rızası ile “kurbangaha” yöneldiklerinin ispatıdır İslam İnkılabı. Kan dökmeden önce kanlarının dökülmesini göze alanların ümmete şehadet, direniş, rıza ve ihlas dersi verdikleri mekandır İslam İnkılabı.

Bu dersi iyi anlamalı ve idrak etmeliyiz. Aynı bilincin farklı coğrafyalarda da aynı sonucu oluşturacağının farkına vardığımızda Nemrutlar, Firavunlar, Şah’lar ve diğer saray ve sütun sahipleri yıkılacak ve semayı saran kara bulutlar dağılacaktır. O halde kurban keserken “kurban olmanın” değerini idrak etmek gerekir. Nefsimizden geçerek İsmail (a.s.) gibi dünyaya meydan okumalı, dünyalıklarımızı elimizden almakla bizi tehdit edenlerin karşısına İbrahim (a.s.) gibi çıkmalıyız. Nemrutlaşan sineklerin kendi ilahlarına adadıkları kurbanlık koyunlar olmaktan, hak için kesilecek “zıbh-in azim” olma bilincine ulaşmak hem dünyamızı hem de ahiretimizi kurtaracaktır.

siyasetmektebi.com

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 
Başa dön tuşu
Kapalı