HasbihalSon Yazılar

KÜÇÜLTÜLMÜŞ DÜNYALARIN BÜYÜTÜLMÜŞ DERTLERİ…

karınca

Yıllar öncesinde izlemiş olduğumuz bir çizgi filmden daha bahsederek “Sistemin Böcekleri”(1) yazımızda değindiğimiz çevremizde gördüğümüz her tür olaydan ibret alınabileceğine dair fikrimizi pekiştirmek ve bakmaktan ziyade görmenin değerini bir kez daha vurgulamak istiyoruz. Bozulmamış ve at gözlüğüne mahkum bırakılmamış her gözün hakikati görme, saflığını korumuş her bilincin gördüklerinden ders çıkarma ve onları analiz etme, fıtratını yitirmemiş her bireyin hakkı tespit etme ve ona bağlanma gücü olduğuna inandığımızdan dolayı, karşılaştığımız her durumdan, olaydan veya olgudan bu tür çıkarımlarda bulunmanın değerli olduğunu düşünüyoruz. Bu bakış açısıyla bahsi geçen çizgi filmden çıkardığımız dersleri izaha başlıyoruz;

Çizgi film bir işçi karıncanın hayatı üzerine kuruludur. Filmin kahramanı olan karınca, çok büyük bir karınca topluluğunun -ki bu topluluk, devletleşmiş olan, kraliçesi ve ordusu bulunan bir topluluktur- işçi sınıfından olan ve başka diyarlara, daha rahat yaşama imkanı bulabileceği ütopik beldelere ulaşmak için çaba sarfeden, halinden pek de memnun olmayan maceracı bir karıncadır. Hep ulaşmak istediği o güzelim ülke ise her türlü yiyeceğin, içeceğin bol olduğu, büyük ırmakların bulunduğu “böcektopya” diye adlandırılan bir masal ülkesidir. O bunları düşünüp hayal kurarken, yaşadığı karınca topluluğunda darbeler, savaşlar, sevinçler, hüzünler yaşanmaktadır. Kahramanımız bir gün bir fırsatını bularak, nice zorlukları aşarak, çölleri geçerek, nehirlerde boğulma tehlikesi geçirerek hayallerindeki ülkeye varır.

Film bu minvalde devam edip sonlanırken bizim asıl dikkatimizi çeken ve bahsettiğimiz gibi ders çıkarmamıza sebep olan sahne gelir ve kamera tüm bu olan bitenlerin yaşandığı yerleri göstermek için yükselmeye başlar. Ve bir süre sonra görülür ki, onca savaşın, darbenin, sevincin, hüznün ve yaşam adına ne varsa her şeyin yaşandığı karınca devleti aslında küçük bir karınca yuvasıdır. Kamera biraz daha yükseldiğinde bahsi geçen karıncanın ulaşmak istediği o hayaller ülkesinin, karınca yuvasının hemen yanıbaşındaki bir çöp kutusundan etrafa dökülmüş sebze ve meyvelerin kapladığı küçük bir alandan ibaret olduğu görülür. Kamera yavaş yavaş yükseldikçe karınca yuvası ve çöp kutusu arasındaki mesafenin bir kaç metrekare olduğu, bu alanın, küçük bir parkın içindeki küçük bir alan olduğu, bu küçük parkın bir şehrin sınırları içinde küçük bir yer kapladığı, parkın olduğu şehrin bir ülkenin küçük bir şehri olduğu, o ülkenin dünyanın küçük bir ülkesi olduğu ve en sonunda da dünyanın koca evrende küçük bir gezegen olduğu farkedilir.

Bu nokta da, günlük yaşamımızda sürekli boğuştuğumuz ve hiç bitmeyecek sandığımız dünya hayatımızın tümünü kendilerini çözmeye adadığımız sorunlarımızı, yukarıdaki karıncanın sorunları ile eşleştirerek düşünmemiz gerektiği kanaatindeyiz. Çevremize çizdiğimiz sınırlar ve içinde yaşamayı kabullendiğimiz dünyamız ne kadar büyük? Hayatın ne kadarını algılayabiliyor ve başka yaşamlarla ne kadar irtibat kurabiliyoruz? Kimler bu sınırların içinde yaşamamızı istiyor? O yükselen kamera gibi yükselmeye niyetlenirsek neler görebilir, hangi hakikatlerin farkına varabiliriz? Hayallerimizi kimler şekillendirmekte ve hedeflerimizi kimler belirlemekte? Düşünce dünyamızın sınırları nelerdir? Nelerden haberdarız? Kimlerle dostuz, kimlerle düşmanız? Kime göre hakkı belirlemekteyiz? Ve daha bir çok sorunun aklımıza takılması kaçınılmazdır.

Bazen çevremizde insanların öyle basit mevzulardan muzdarip olduğunu, şikayet ettiğini, başkalarını umursamadığını görmekteyiz ki, bu insanların hapsoldukları karınca yuvasından uzaklaşamadıklarını veya bu uzaklaşmayı sağlayacak bilinçten yoksun bırakıldıklarını farketmekteyiz. Bireysel yaşamların kölesi olmuş insanların, tüm dünyalarının kendi dertlerinden ibaret olduğunu, kendilerinin içinde bulundukları ortamı bütün alemin merkezi varsaydıklarını, ne başka diyarlardan ne de başka hayatlardan haberdar olmadıklarını müşahade etmekteyiz. Bu insanlar kendilerine sunulanı kabullenen, ötesini merak etmeyen, edemeyen tiplerdir. Bu insanlar için hakkı arayıp bulma ve ona ulaşma yolunda mücadele etmenin değeri yoktur. Bunlar hakkın kendilerine sunulmasını bekledikleri için daima batılın tuzaklarına düşmüş, küçük dünyalarını koca alemlere tercih etmişlerdir.

Oysa biraz çaba ile yükselseler o kamera misali, kendi evlerinden başka evler olduğunu, kendi binalarından başka binalarda da insanların yaşadığını, başka şehirlerin de halkları olduğunu ve başka ülkelerin, başka gezegenlerin de bulunduğunu farkedecekler. Bu farkediş kendini farketmenin ve yaratılmış alemde yerini keşfetmenin de temelini oluşturacak, fikren ve ruhen tekamüle giden yolun kapısını aralayacaktır. Bu yükseliş etraflarına çizilen sınırların yok olmasına, çekilen duvarların yıkılmasına neden olacak, etkilerden kurtulmuş bir zihne sahip olmaya başladıkları için hakikat üzerine çekilmiş perdeler bir bir aralanacaktır. Kara bulutların arasından yüzünü göstermeye başlayan güneşin etkisiyle aydınlanmaya başlayacak gönüllerinin ülkesi. O zaman karınca çiftliğinin sahiplerinin saltanatları sarsılmaya başlayacak ve kendilerine ayırdıkları dünyaları ellerinden çıkacaktır.

İşte bu nedenledir ki halkların, küçük dünyalarda yaşamalarını sağlamaya, hayallerini dahi kendi elleriyle şekillendirip onlara sunmaya çalışmaktadır yeryüzünün zalimleri ve süfyanileri. Ne öldüren ne dirilten yaşamların muhatabı kıldıkları halkların, basit dertlerini büyütmelerini ve aslında tümüyle küçük dünyalarını dert edinmelerini arzu etmektedirler ki iktidara göz dikmesinler ve birbirlerinin dertleriyle dertlenip çizilen sınırların ötesine geçmesinler. Bir insanın bir milyon karıncadan tehlikeli olduğunu bildiklerinden, insanlığa giden yolu kesmek için çaba göstermektedirler. Türlü bel’amlar türettiler bu iş için. “Kader” diyerek boyun eğdiren, Resulullah’ın (s.a.a.) çektiği sıkıntıları anlatarak halka bu sıkıntıları çekmeleri gerektiğini telkin edip, oteller sahibi olan, zikirlerinin ve salavatlarının karşılığında binlerce lirayı süfyanilerden cülus bahşişi olarak cebe indiren.

Yetmedi, dünyalık dertlerin deryasında boğdular halkı. Günlük yaşamlarını nasıl sürdüreceklerini düşünmekten, başkalarını düşünmeye fırsat bulamayan, kendi dertlerine derman bulamadığı için başkalarının derdine derman aramayan, gelecek kaygısıyla dünyaya daha çok bağlanıp, var olanı korumak adına zulme rıza gösteren, açlıktan sefaletten korkarak dünyasına daha çok bağlanıp ahiretini unutan, gözleri,gönülleri körelmiş, akılları vicdanları sömürülmüş kitleler oluşturdular hükmettikleri coğrafyalarda. Ne olur ne olmaz diye aşağılık kompleksi aşıladılar idraklere ve mecalsiz kaldı kendine ait olanı istemekten halklar. “Biz ne bilek beyim böyükler bilir” dedirterek hem büyüklüklerini kabullendirdiler, hem de bilgisizliğin “kader” olduğunu. “Devletin işine akıl ermez” diyerek süslediler çaresizlik hissiyatını. Kurdukları afili cümlelerle anlamazlık sınırını genişlettiler ve bu sınır üzerinde inşa ettiler saltanatlarını. Böylece rahatça at koşturdular boşalan meydanlarda. Hak edileni değil, kendilerinden arta kalanı verdikleri halkları böyle minnet altında bıraktılar her daim.

Lakin kurdukları tuzaklara karşı tuzak kuran, tuzak kurucuların en hayırlısı, “ruhullah” ile destekleyince ümmeti bozuldu küçük dünyaların mucidi olanların hesapları. Bir anda yükselmeye başladı insanlar çağrıya “lebbeyk” diyerek. Sınırlar anlamını yitirdi, şehirler, ülkeler küçüldü büyüyen ruhların karşısında. Kendi dertlerinin bentlerini yıkanların seli aldı başkalarının dertlerinden nemalananların yuvasını. Birey olma çukurundan ümmet olma asumanına çıkanlar anladı hayatı ve yaratılışın anlamını. Bilinçlenmenin kanatları ile yücelenlerin gözleri keskinleşti ve en uzak mesafelerdeki dertler görünür oldu kanatlarında derman taşıyanların gözlerine. Sarsıldı saltanatları, cehalet denizin vurdumduymazlık dehlizlerinin üzerine kurulu olanların. Süreyya yıldızına sürgün edilen hakikat geri dönünce yeryüzüne, batılın zindanlarında hapsolmuş umutlar salıverildi bir anda. Acı acı çığlıkları kapladı alanları büyük şeytan ve yarenlerinin.

Evet…Okudukça yükselen, öğrendikçe yücelenlerin hükmettiği topraklarda, karınca misali küçük dünyalara yer yoktur artık. Küçültülmüş dünyaların büyütülmüş dertlerinin sırtından geçinenlere inat yükselmek lazım bu yüzden. Ezilmenin kader olmadığını idrak edip anlatabilmek için ezmenin “usta”larına, insani kemallerin doruklarını hedeflemek lazım. “Uzun adamlara” boylarının dağlara ulaşamayacağını hatırlatmak için, yetiştirmek lazım kendimizi. Yoksa zulmün ayakları altında ne zaman ezileceği ve var olan küçük dünyasını ne zaman kaybedeceği korkusunu taşıyan karınca olmaktan öteye gidemeyen bir yaşamın öznesi olmamız kaçınılmazdır. Ve işte o zaman ezilmek kendi elimizle kazandığımız kaderimiz olacaktır.

1-https://www.siyasetmektebi.com/sistemin-bocekleri.html

siyasetmektebi.com

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı