Siyasi KavramlarSon Yazılar

İSLAM İNKILABI , İMAM VE VAHDET…

vahdet

Bir tek olan ve kendisinden başka bir ilah olmayan Allah (c.c.) rahman ve rahim olduğundan (Bakara 163), tüm alemi belli bir düzen içinde yaratmış ve tevhid ilkesinin gereği olarak alemi çok başlılıktan azade biçimde dizayn etmiştir. Bu şekilde varlığını sürdürebilen kainatın içinde yaşamını devam ettiren bütün varlıklar, tevhide boyun eğdiklerinden kendi içlerindeki düzenlerinde de vahdeti hakim kılmış ve herbiri birbiriyle uyumlu davranışlar sergileyen canlı toplulukları meydana gelmiştir. Çift başlılığın vuku bulması halinde göklerin ve yerin bozulup gideceği (Enbiya 22) hakikati, yeryüzünün düzeni içinde geçerli kılınmış ve hangi türden olursa olsun bütün canlıların bir bütün olarak cemaat halinde hareket etmeleri, varlıklarını sürdürmelerinin temel şartı haline gelmiştir.

Özellikle insanoğlu bireysel yaşamak için yaratılmadığından, doğduğu ilk andan itibaren başkalarına ihtiyaç duymakta, bir topluluk halinde yaşamı sürdürme gereksinimini hissetmektedir. Bu gereksinim sadece yığınlar halinde bir arada olmayı değil, aksine koordineli ve planlı bir düzenin ortaya çıkmasını gerektirmiştir. Hem kuralların varlığına hem de bu kuralları uygulayacak bir otoritenin varlığına ihtiyaç duyan insanoğlu vahdete en faz muhtaç olan canlıdır. Çünkü yaratılışı itibari ile vücudundaki tüm uzuvları dahi tek bir merkezden yönetilen ve kendi başına hareket eden bir tek uzva sahip olmayan insanoğlu, alemin küçük bir özeti olduğundan varlığı ile vahdetin ve tevhidin sembolüdür de aynı zamanda. Bu düzene karşı çıkmaya çalışan herhangi bir uzuv, vücud tarafından dışlanacak, işlevini yitirecek ve adeta bütün gücü elinden alındığı için felç olmuş olacaktır. Beynin idaresini beğenmediğini söyleyebilen bir tek uzvun, vücudun parçası olma ihtimali kalmayacaktır.

Hayatın bütününü şekillendiren tevhid ve onun zaruri sonucu olan vahdet ilkesi, Allah (c.c.) tarafından ictimai ve imani hayatın da mebdesi olarak ilan edilmiş ve “cemaat halinde, bölünmeden Allah’ın ipine sarılmanın” (Al-i İmran 103) gerekliliği, tefrika halinin sonuçları hatırlatılarak izah edilmiştir. Elbette ki burada ortaya çıkan soru bu cemaat halinde birleşmenin kimin öncülüğünde olacağı sorusudur. Kim ümmete imamlık yapmalıdır ve cemaat halinde kimin önderliğinde birleşilmelidir? Allah’ın (c.c.) “ipi” vazifesini kim görmektedir? Bir vücudun azaları gibi olan ümmete “beyin” olacak kimdir? Bunca cemaat ve İslami görünen hareket varken hangisi bizleri bir arada tutmaya ve bizlere zafer kazandırmaya layıktır ve hangisi Allah’ın (c.c.), resulünün (s.a.a.) ve imamların (a.s.) bıraktığı mirası temsil etmektedir? Tüm bu sorulara güncel meselelerle yanıt bulmaya çalışalım.

Vahdeti tesis edecek imam ve cemaat öyle olmalıdırlar ki Allah’ın (c.c.) emirleriyle hükmetmeli, kurdukları sistemi ve düzeni bu emirler ile şekillendirmelidirler. Bunlar “müminlere karşı alçak gönüllü kafirlere karşı şiddetli ve onurlu olmalı ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmamalıdırlar”. Hükmettikleri topraklarda zulme yer olmamalı, zulme yeltenenleri ellerinde bulunan güçle engellemelidirler. Tüm ümmete umut kaynağı oldukları gibi tüm kafirlerin de korkulu rüyası olmalılar ve bunu sağlayacak irade ve güç ellerinde bulunmalıdır. Özgür olmalılar ve zulme karşı baş kaldırırken Allah’tan (c.c.) başkasına dayanmamaları gerekmektedir. Yalnız da kalsalar hakkı haykırmaktan korkmamalı ve yılmamalıdırlar. Din,dil,ırk, mezhep farkı gözetmeksizin mazlumun yanında, zalimin karşısında bulunmayı ilke edinmeli ve geldikleri her yerde batıl yok olmalıdır. Böyle bir cemaatin başındaki imam, adil, takvalı, muvahhid, mücahid, alim ve basiret ehli olmalıdır. Bu imam tevazu ehli olarak halkının en fakirinin yaşadığı biçimde yaşamayı ve gerekirse yırtık terliklerle imametine devam etmeyi bilmeli, mazlumlara karşı bütün şefkat ve merhametine rağmen zalimlerin “çenesini kıracak” kadar da yiğit olmalıdır. Bu imam çağın zalimlerinin elini sıkmamalı, aksine o zalimlerin ellerini uzandıkları her bölgede kırmaya niyetli olmalıdır. Sadece diliyle değil, bütün hücreleriyle hakkın tecelligahı olmalı, bu durum yüzüne yansımalıdır. “Ya Allah, bismillah” tan öte bir ilme sahip olmalı ve her sözü ile yeryüzü titremeli, düşmanları bile bu özelliğini itiraf etmelidir.

Bu imam, dünya mazlumlarının ve mustazaflarının önderi İmam Hamaney dir. Bu cemaat İran İslam İnkılabının varlığıyla müşsahhaslaşmış direniş cephesidir. Küfrün oyunlarına gelip içlerindeki kini kusanların bütün inkarına rağmen, yaşadığımız çağ bu gerçeği en mükemmel şekilde açığa çıkarmakta ve vahdetin ancak İslam inkılabının ve İmamın etrafında gerçekleşebileceğini bizlere açıklamaktadır. Bu cemaat, ortalıkta cirit atan ve zalimlerin varlıklarından hiç de rahatsızlık duymadığı diğerlerinden farklı olarak devletleşmiş ve ilahi nizamı bu çağda yeryüzüne kurmuştur. Bu cemaatin varlığı batılın bütün oyunlarının bozulmasına ve ulaştığı her yerde batılın yok olmasına yol açmıştır. İslam İnkılabı, Allah’ın (c.c.) ayetlerinin ve vaadlerinin tezahürüdür. Bu yüzden 35 yıldır her cephede başarıdan başarıya koşmuş ve ilahi yardım ile tüm dünya küfrüne meydan okuyabilmiştir. Devlet İslam devleti olunca o devletin başında bulunan makam da ümmetin “lebbeyk” demesi gereken makamdır. Bu makam sınırlar,diller,mezhepler üstü bir makamdır. Bu makam tıpkı Resulullah’ın (s.a.a.) makamı gibi kuşatıcıdır ki, bizlere ulaşan hadislerde “bir imam varken çıkan ikincisinin boynunu vurmamız” emredilmektedir. O halde İlahi kanunları uygulayan ve ümmetin tümünü sahiplenen, ümmetin çoğunun da sahiplendiği İmam dururken, büyük şeytandan aldıkları icazetle kendileri halife ilan edenlerin sözlerinin değeri yoktur. Bu tıpkı Resulullah (s.a.a.) yaşarken, herhangi bir kabile reisinin kendisini idareci ilan etmesi gibidir ki böyle bir durum kabul edilemez.

İnkılabın değerini müslümanlardan daha fazla idrak eden büyük şeytan ve siyonistler, ümmetin inkılaptan ve imam’dan uzak durması için bütün münafıkları devreye sokmuş, türlü iftiralarla ümmeti imamdan uzaklaştırmaya çalışmışlardır. Kendi aralarında büyük şeytanın ve siyonistlerin imamlığında birleşerek vahdeti gerçekleştiren zalimler, ümmetin birleşmesini özellikle mezhebi ve ırki gerekçeleri yalanlarla süsleyip ortaya atarak engellemeye ve dağılan ümmeti kontrolleri altında tutmaya çalışmışlardır. Oysa direniş cephesi tüm fitnelerin eritildiği ve yok edildiği ateş olmuştur. İnkılap kurulduğu ilk günden itibaren siyonistlerle ilişkiyi kesip her alanda onlara darbe vurmaya başlamış, Sabra ve Şatilla’da katledilen sünni Filistinlilerin intikamını, şehadet saldırılarıyla şii Hizbullah almıştır. Yine Bosna’da zalimlerin ortasında yalnız kalan müslümanlara, mezheplerine bakmaksızın İnkılap sahip çıkmış ve aynı zamanda Filistin direnişini tekrar canlandırarak bugünkü gücüne ulaşmasını İnkılap sağlamıştır. Aynı şekilde sünni Filistin, İnkılaba bağlanarak tüm fitnecilerin hevesini kursaklarında bırakmış ve bugün dahi yaşadıkları savaşın ortasında Filistin halkının tek yardımcısı olarak İnkılabı göstermek suretiyle siyonizmin tefrika planlarını suya düşürmüştür.

Unutmamak gerekir ki “Peygamberinden sonra ihtilafa düşen her ümmetin batıl ehli, hak ehline galip gelmiştir.”(Resulullah s.a.a.). Çünkü Allah’ın (c.c.) eli (yardımı) cemaatin üzerinedir ve cemaatten ayrı hareket eden her hareket yenilmeye ve sapmaya mahkumdur. Direniş cephesinin meydana çıktığı her alanda kazandığı zaferler ve İnkılaba bağlı olmayan hareketlerin uğradığı hezimetler bu hadislerin tefsiridir. Direniş cephesinin sünni ve şii tüm fertleri “kökü ezele, dalları ebede uzanan bir ağacın” unsurları oldukları için hiçbir tufandan, kasırgadan etkilenmezken, direniş cephesine karşı tavır takınan hareketlerin tümü ya batılın oyunlarına gelip hakka karşı savaş açmış ve zalimleri değil de mazlumları hedef almıştır, ya da esen her rüzgarda savruldukları için yönlerini kaybedip ortadan kalkmışlardır. Bugün Suriye’nin, Irak’ın, Lübnan’ın ve Filistin’in başarılarının altında yatan neden mezhepleri değildir. Bu başarıların altında yatan neden direniş cephesinin merkezine,beynine yani İmama olan bağlılıklarıdır. Ne Filistin, şii olduğu için kendini imamdan uzak tutmuştur, ne de Hizbullah, sünni olduğu için Filistin’den el çekmiştir. Direniş cephesi tefrikacıların ve onları kukla olarak kullanan zalimlerin boğazındaki dikendir artık.

Velhasıl şunu bilmek gerekir ki yeryüzü tevhid ile ayakta durmaktadır. Ümmet de ancak vahdet ile ayakta kalabilecektir. Vahdet ancak İslam İnkılabı ile İslam inkılabı ancak İmamla var olacaktır. Kibri ve inadı bırakarak hakkı görmek ve hakka sarılmak gerekmektedir. Zira fazlaca vakit kalmadı artık…

siyasetmektebi.com.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 
Başa dön tuşu
Kapalı