Gündem AnalizSon Yazılar

HZ. HAMZA (r.a.) ANTHONY QUİN Mİ?..

çağrı

Geçen yıl 17 Aralık operasyonları ile ilgili olarak ele aldığımız ‘ÇOK PERDELİ TİYATRO’ başlıklı yazımızda, sergilenen danışıklı döğüşün muhtemel sebeplerini saymıştık. Özleri itibariyle kardeş olan ve hatta kardeşten öte olarak siyasal, itikadi ve imani manada aynı ana-babanın ikiz evladı olanların birbirleriyle bu denli kanlı bıçaklı olmalarının muhal olduğunu belirtmiştik. Ki geçen süre yazdıklarımızın haklılığını ortaya çıkardı ve bir yılda o yazımızda sıraladığımız maddelerin tümü misliyle uygulanma alanı buldu. Bu geçen bir sene boyunca sistemi değiştirmek adına sisteme muhalif olanları temizlemeye çalışanlar, bahsi geçen tiyatroya aldananların da yardımıyla sistemi kamil hale getirmeye ve kendi deyimleri ile ‘yeni’ bir ülke oluşturmaya çalıştılar. Böylece bu yeni ülke ve sistemde eskiye ait yanlışlar tamamen silinecek ve doğrular, sistemin hedefi olan siyonizme hizmet doğrultusunda yeniden belirlenerek uygulamadaki sorunlar giderilmiş olacaktır.

Her tavırlarıyla süfyani sıfatını sonuna kadar hak ettiklerini belli edenlerin, iktidara geldiklerinden itibaren kalplere ve zihinlere yönelik afyonlama operasyonları sonucunda, yapılan zulümler halk tarafından görünemez hale geldiği için, olası perde aralama çabalarının önüne geçmek için, çok tutmuş olacak ki, bugünlerde yine geçen seneden kalma tiyatro daha feci ihanetlerin gizlenmesi adına sahneye tekrar sokulmakta ve güya hedef alınan geometrik şekilli yapıların inlerine, aynı inlerin müdavimleri, süfyaniler adına girmektedir. Hatta bu ‘şekilli’ yapıların başlarında bulunan, gözü siyonizmin akıbeti için döktüğü yaşlardan dolayı şişmiş olan bel’amın inine(!) girebilmek adına in sahiplerinden izin isteyen binlerce odalı inlerin kiracıları, rollerini öyle güzel oynamaktadırlar ki sanki aynı çanağın yalayıcıları değillermiş gibi bir hava oluşmakta ve gerçekten kendi çanaklarına dil uzatanlara karşı savunma refleksi ile saldırıya geçtikleri sanılmaktadır.

İşin tuhaf tarafı her iki kesimin de halkın özü ile, imanı ile, hedefi ile, ihyası ile, kurtuluşu ile ilgili zerrece alakaları olmamasına rağmen, bilinçli oldukları izlenimini çıkardıkları seslerle vermeye çalışanların bu oyunda hemen saf tutmaları ve kendilerini bir şeytanı ister istemez savunurken bulmalarıdır. Hala onca ihanetin neden gerçekleştikten ve iş işten geçtikten sonra ortaya çıktığına anlam veremeyenlerin bu anlamda gözlerini ve izanlarını kime emanet ettiklerini kontrol etmeleri zaruridir. Dostu düşmanı belirleyecek bir mihenk taşına sahip olmayanların dostlarını ve düşmanlarını, süfyanilerin dostları belirlemeye devam ettikçe, eleştiri adına arada söylenen üç beş değersiz sözden öte gerçek düşmana karşı herhangi bir tavır alışları mümkün olmayacaktır. Bu bile süfyanilerin ağlarını nasıl titizlikle ördüklerini ve bunca zaman boyunca halklara nasıl nüfuz ettiklerini ispat etmeye yetecek kanıttır. Zira binlerce odalı zulmün iktidarında dahi, aynı zulmün sistemleşmiş varlığına bağlı herhangi bir parça, hak diye savunulabilmekte veya en azından biri diğerinden daha kötü gibi algılanıp sistemin bekasına az kötüye razı olunarak rıza gösterilmektedir.

Bu yüzden sahneye sürülen tiyatrodan ziyade, bizlerin bu tiyatroya neden ısrarla seyirci olmaya çalıştığımız sorgulanmalı diye düşünmekteyiz. Neden hala dost düşman kavramları zihnimizde eş anlamlı olarak biri diğerinin yerine rahatlıkla geçebilmekte ve bizler dostu düşman, düşmanı dost diyerek nitelendirmekteyiz? Neden süfyanilerin maskelerinden herhangi birine hemen tav olmaktayız ve bir önceki maskeyi kınarken yenisinin renklerini övmekteyiz? Hakkın düşmanları ‘velev ki’ kendi aralarında kavgaya tutuşmuş olsunlar, bu durum neden bizlerin gündemini ana hedefimizden saptırmakta, neden ‘hakkın’ hakim olabilmesi için, tüm bu nifak ve küfür artıklarından kurtulması gerektiğine ruhumuzu ikna edememekteyiz? Ve neden inlerde yaşayanların inlerine girmeye çalışan oda sahiplerine bu tür konularda tezahürat yapmaktayız? O odalarda kaç ‘in’ sakini bulunmakta, neden düşünmemekteyiz?

Belki yazımızın başlığı garipsenebilir ama yukarıdaki tüm soruların cevaplarını barındırdığını düşündüğümüz için bu başlığı uygun gördük. Küçük veya büyük hepimiz illaki ‘çağrı’ filmini izlemişizdir. Ve eminiz ki o filmde en çok dikkatimizi çeken ve öne çıkan karakter Hz. Hamza’yı (r.a.) canlandıran Anthony Quinn olmuştur. Öyle ki kimin aklına Hz. Hamza (r.a.) gelse, zihninde canlanan görüntü bu bahsi geçen aktörün görüntüsüdür. Hatta bir zamanlar sırf bu filmde bu rolü canlandırdığı için O’nu müslüman ilan edenler de ortalıkta dolaşmaktaydı. Bu aktör rolünü o kadar iyi canlandırmıştı ki gerçekten de insanların üzerinde ciddi bir etki bırakmış ve film bu aktörün daha önceki filmlerini unutturmuştu. Yani psikolojik açıdan geriye ket vurma söz konusuydu. Önceleri çektiği fuhşiyatla dolu bütün filmleri unutulmuş, bu film ile hidayeti umulanlardan olmuştu. Hatta aynı film bu aktörün yine fuhşiyat dolu sonraki filmlerini de gölge de bırakmış ve böylece ileriye ket vurma durumu da meydana gelmişti ki bir durumun hem öncekini unutturması hem de sonrakinin öğrenilmesini zorlaştırması çok nadir görülebilecek bir vakadır. Bu aktör bunu rolünü canlandırmadaki ‘usta’lığı ile sağlamıştır.

Yine bu filmde Hind’i canlandıran İrene Papas isimli kadın da rolünü gerçekten iyi canlandırmış ve herkesi kendisinden tiksindirmişti. Hind’ten bahsettiğimizde aklımıza O’nun simasının gelmesi de bundan dolayıdır zaten. Ama bu kadının iyi canlandırdığı kötü karakter, Anthony Quinn’in Hz. Hamza (r.a.) karakteri ile daha fazla öne çıkmasına ve hatırlanmasına neden olmuştu. Yani bu kadının kötülüğü, Anthony Quinn’in iyi olarak algılanmasını pekiştirmiş ve kuvvetlendirmişti. Peki bu filmin dışında gerçek hayatlarında sizce bahsi geçen şahıslar birbirlerine düşman olarak mı yaşadılar? Mesela İrene Papas gerçekten de Anthony Quinn’in ciğerini söküp yemeyi istemiş midir? Birbirleriyle savaşmışlar mıdır o filmin karakterleri? Veya gerçek hayatlarında canlandırdıkları karakterler gibi yaşamışlar mıdır? Yoksa içinde bulundukları piyasada sürekli görüşen birbirlerini tanıyan ve çeşitli filmlerde bir araya gelen kimseler midirler? Aldıkları ücret mukabilinde iyi bir müslümanı canlandıranlar, gerçekte ‘iyi’ bir kafir değil midir? Yine bu duruma örnek olarak, Minyeli Abdullah filminin başrolünü kim canlandırmıştır? Ve şu an da ne tür bir hayata sahiptir biraz düşünmek gerekmez mi?

Aslında yukarıda yazdıklarımızdan mevzuyu nereye bağlayacağımız az çok anlaşılmıştır. Yıllardır bizlere bir ‘çağrı’ filmi izletilmektedir. Bu filmin samimi müslüman rolünde olanları gerçek yaşamlarında siyonizme iman ettiklerini her fırsatta ilan eden ve hayatlarını siyonist ilkeler doğrultusunda düzenleyen kişilerdir. Bunlar büyük şeytanla dost olduklarını ve hatta dosttan öte onun planlarının uygulayıcısı olduklarını defaatle ilan etmiş, siyonizmin bekası uğruna İslam ülkelerini harabeye çevirmiş, siyonist cumhurbaşkanını kendi meclislerinde konuşturmuşlardır. Bunlara karşıymış gibi görünenler ise yine bunlar gibi büyük şeytanın kucağına yıllardır oturmuş, küresel siyonizme ‘hizmet’ için seferber olmuş, siyonistler öldüğünde gözyaşları dökmüşlerdir. Ama halkın gözü önünde öyle bir rol paylaşımı yapılmıştır ki geçmişi zulüm, nifak ve ahlaksızlık dolu olanlar, en dindar müslüman karakterini canlandırmaya başlamışlar, siyonizme her hizmetlerini ‘Allah (c.c.)’ lafzıyla gizlemişlerdir. Öyle ki geçmişteki fecaatleri unutulduğu gibi bugün alenen yaptıkları ihanetlerde anlaşılamayacak hale gelmiştir. Bunu başarmalarında, onların popülerliğini korumak için ‘hind’ rolünü kabul edenlerin payı elbette büyüktür. Kötüyü de kendileri belirleyenlerin çektikleri filmlerde gerçek hayatta ki kötüler kahraman olmaktadır. Senaryoyu canlandırmanın dışında kalan hayatlarında bu filmin hem kötüleri hem de iyileri(!) dostturlar. Aynı masanın konuğu, aynı yemeğin talibidirler.

Bu yüzden bize izlettirilenin bir filmden ibaret olduğunu, o filmin karakterlerinin karaktersiz olduklarını ve İslam’a ve Müslümanlara düşman olduklarını, siyonizme gönülden bağlı olduklarını, büyük şeytanın çocukları olduklarını unutmamak ve iyi polis kötü polis oyununda bize darbe vuranla onu buna teşvik edeni topyekün reddetmek hakkın safında ayaklarımızın sabit kalması açısından elzemdir. Ve bilmek gerekir ki ne Anthony Quinn Hz. Hamza’dır, ne de süfyaniler ehvendir. Ne İrene Papas gerçekten Anthony Quinn’e düşmandır, ne de büyük Şeytan’ın kucağında oturanlar, büyük şeytanın planlarının uygulayıcılarına kinlidir. Sadece bunlardan biri sinemalarda gösterime girmiştir, diğeri ise zihinlerimizde ve kalplerimizde gösterime girmiştir. Etkisinden kurtulmak için o sahnenin perdesini yırtmak gerekmektedir.

siyasetmektebi.com

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 
Başa dön tuşu
Kapalı