Gündem AnalizSon Yazılar

HORMONLU İDRAKLER…

hormonlu idrakler

Yeryüzünün her noktasındaki katliamların altında bulunan imzaları ile hayallerindeki az nüfuslu ama çok köleli dünyayı oluşturabilmek için çaba sarfettiklerini aleni olarak gösteren siyonizmin temsilcileri, nüfus planlaması adı altında köle sayısını dengede tutabilmek için her coğrafyada farklı projeler de üretmekte, kimi yerlerde ve zamanlarda savaş olarak günyüzüne çıkan bu projeler, kimi zaman salgın hastalık, kimi zaman aşı kampanyaları ve kimi zaman da “kadere” bağlanan kazalar olarak hayat bulmaktadır. Hayallerindeki dünyanın tek sahibi oldukları için, bu dünyanın kaynaklarının “değersiz” gördükleri kendilerinden olmayan halklara ulaşmasından oldukça rahatsız olan siyonistler açısından bu halkların dünyadan silinmesi ve ortadan kaldırılması saraylarının temizliğinden başka bir anlam ifade etmemekte, ama bunca “odaya sahip sarayların” işlerini yapacak kölelere ihtiyaçları olduğundan bu temizlik tümden değil de belli bir rakama ulaşana kadar hedeflenmektedir.

Yazdıkları kitaplarda dünya nüfusu ile ilgili planlarını deşifre eden ve önceleri 500 milyon nüfusun yeterliliğinden dem vururken, ilerleyen teknoloji ile 225 milyon kölenin kendilerine yeteceğini ima etmeye başlayan siyonistlerin bu planlarının teorisyenlerinin “dünya sağlık örgütünün” önemli idarecilerinden olmaları ve hatta dünya çapında yaygınlaştırılan aşı kampanyalarını yönetmeleri, insanlığın nasıl bir düşmanla karşı karşıya bulunduğunu ve bir çok ülkede türlü aşıların neden zorunlu olduğunu izah etmek için yeterlidir aslında. Her sene üretilen yeni bir salgın bahane edilerek milyonlarca insanın yüreğine salınan korku ile düzenlenen aşı kampanyalarının neticesini kısa sürede değil de ileri ki zamanlarda almayı planlayan siyonistler, hedeflerine ulaşmak için gayet sabırlı olduklarını, binlerce yıllık ihanet, zulüm, iki yüzlülük sonucu elde ettikleri gasıp rejimle ispatlamışlardır.

Bu noktada siyonistler iktidarda bulundukları topraklarda özellikle çocuklara yönelik saldırılarda bulunmakta, doğum anından itibaren 3-4 yaşlarına kadar çocukları kendi ürettikleri aşılarla muhatap etmekte, bu aşıları zorunlu tutmakta, hatta çocuklarının aşı olmasını istemeyen ebeveynleri cezalandırmakla tehdit etmektedirler. Sonraları ise okul çağına gelen çocuklara yine musallat olup o çağlarda da ikinci bir aşı saldırısına maruz bırakarak işlemi tamamlamaktadırlar. Yetişkinlere yönelik ise domuz gribi, kuş gribi gibi ürettikleri sanal salgınları bahane ederek aşı kampanyaları başlatmakta ve yetişkinlerden sağlıklı kalanlar varsa hastalığın mikrobunu bu bünyelere aktarmaktadırlar. Bu da yetmezmiş gibi özellikle ilkokullarda süt, kuru üzüm vb. malzemeler dağıtarak hem iyilik meleği görünmeye çalışmakta hem de bu iyilik perdesinin arkasına saklanarak bünyelere zehri zerk etmektedirler. Bütün varlıkları ile cisimleşmiş kötülük olan siyonistlerin ne hikmetse insanlık(!) için bu tür yardım çabaları bizlere halk arasında yaygın bulunan “bayram değil seyran değil …” sözünü hatırlatmaktadır. Geçmişi her türlü tecavüz ve pislikle dolu olan alçakların, çocukların başını şefkatle(!) okşamaları ister istemez bu alçakları tanıyanları tedirgin etmekte ve bu “şefkatin” hayra alamet olmadığı hissini uyandırmaktadır.

Ayrıca hükmettikleri topraklarda her türlü tarımsal faaliyeti ve hayvancılığı dumura uğratan, halkı dışardan getirdikleri mahsullere mecbur bırakan siyonistler, bu yolla da halkın sağlığını tehdit etmekte, özellikle gasıp rejimden getirdikleri tohumlardan yetişen ürünlerle hücrelere hastalık tohumlarını ekmektedirler. Tıpkı siyonist rejim gibi ebter olan bu tohumlar tarımı yok ettikleri gibi, yine ithal edildikleri siyonist rejim gibi bünyelerde ur olmaktadırlar. Çeşitli desiselerle ve hilelerle halkın tavuklarını itlaf eden, büyük baş hayvanların da bakımını neredeyse imkansız hale getiren siyonistlerin büyük başları, bu tür işleri de kendilerinin uşaklarına vermekte ve halkı siyonist sermayenin ürettiği kırmızı ve beyaz et görünümlü hastalıklara muhtaç etmektedirler. Hatta geçenlerde öğrendiğimiz kadarıyla İsrail sazanı diye genleriyle oynanmış bir balık çeşidiyle denizlerdeki balıklara da musallat olan siyonistler, bu balığı saldıkları denizlerdeki diğer balıkların neslini kurutmayı amaçlamaktadırlar. Birinci ve ikinci dünya savaşları ile tüm yeryüzünde kendileri açısından epey bir temizlik yapan siyonistler, bu savaşlardan sonra Marshall yardımı adı altında girdikleri ülkelerdeki nesillerin geleceğini de çalmaya uğraşmışlar ve o ülkelerde başta kısırlık ve kanser olmak üzere yeni nesli tehdit eden çeşitli rahatsızlıkların ortaya çıkmasını sağlamışlardır.

Bu yüzden rahmetli İmam Humeyni’nin (r.a.) basireti ile dilinden dökülmüş olan “ayağınız taşa takılsa Amerikadan bilin” sözü, bugün nasıl bir hakikat olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki ebola, aids vb. salgınlardan tutun da binlerce kişinin öldüğü iş kazalarına(!) kadar halklara zarar veren her türlü musibetin arkasında bu siyonist şebekenin veya onun uşaklarının bulunması da İmam’ı (r.a.) doğrulamaktadır. Ama bütün saydıklarımız tahribatın görünen kısmıdır. Bir de bu siyonistlerin ekine ve nesle saldırılarının değişik bir boyutu vardır ki daha önceki yazılarımızda buna da değinmiştik. Aslında bizce en önemli saldırı da budur. Çünkü siyonistler bedenleri zehirledikleri ve ortadan kaldırmaya çalıştıkları gibi idrakleri de zehirlemekte, hormonlu idraklerin ortaya çıkmasına ve doğallığını yitirmiş yaşamların ve fikirlerin peydah olmasına neden olmaktadırlar. Bedenen sağlıklı kalmış olsalar da zihnen ve ruhen kendilerine zerk edilen köleliği, fuhşu, isyanı kabullenmiş olan bireylerin varlığı ve sayısal çokluğu aslında siyonizm için sorun teşkil etmemekte, bu tip yaşayan ölülere hükmetmekte sıkıntı yaşamadıkları için varlıklarına bir nebze de olsa tahammül etmektedirler.

Ellerinde bulunan imkanlar ile gençlerin idraklerini ellerine geçirip o idrakleri yapay yollardan geliştiren ve haktan sapmalarına neden olan siyonistler için uyuşturucu işlevini görecek her besin değerlidir. Bu besinlerin isimleri değişse de özleri ve kaynakları aynıdır. İster kapitalizm olsun, ister komunizm, ister faşizm olsun ister günübirlik yaşamı kutsasın, isterse de dünyalıklara sahip olmak için her türlü melaneti reva gören pragmatizm veya makyavelizmin değişik türleri olsun tüm bunlar siyonist mektebin ekolleridirler ve siyonizm en değerli çocuklarıdırlar. Aynı zamanda insanları riyaya ve yalancı sabra, şükre, rızaya ve kadere teslim eden afyonlaşmış tüm dinler siyonizmin idraklere pompaladığı hormonlardır ve etkileri obezleşmiş dünya sevgisi ve kölelik aşkı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu tür hastalıklardan kurtulmak, bedensel hastalıklardan kurtulmaktan daha zordur zira bu hastalıkların muhatapları hasta olduklarının dahi farkında değillerdir. İnsani acı çekmedikleri için , acının uyarıcılığından mahrumdurlar ve bu yüzden hastalıkları tüm ruhlarını ele geçirecektir.

O halde ne yapmak gerekir? Böyle bir saldırıya maruz kalan bizlerin hangi yolla mücadele etmesi gerekir? Aslında sorunun cevabı hastalığın nedenlerinde yatmaktadır. Madem ki maddi manevi doğal beslenmeden uzak kaldığımız için bu hastalıklara müptela olmaktayız, o halde hem maddi hem de manevi anlamda elimizden geldiğince doğal beslenmeye ve genetiğiyle oynanmış her türlü besinden ve fikirden uzak durmaya çalışmalıyız. Bedenimizi hormonlu gıdalardan uzak tutup, evlerimizde yetiştirdiğimiz veya evlerde doğal olarak yetiştirildiğini bildiğimiz gıdalarla beslediğimiz gibi, ruhumuzu ve idraklerimizi de fıtratımıza uygun besinlerle beslemeye çalışmalıyız. Doğal olan besinleri araştırmalı ve neslimizi korumaya çalışmalıyız tıpkı doğal olan fikirleri ve hayatı araştırmak ve o besinlerle imanımızı korumak zorunda olduğumuz gibi.

Unutmamak gerekir ki her besinin bir mevsimi vardır. Ve her besinin yetiştiği bir toprak vardır. Mevsiminden önce yetiştirilip sunulan bütün besinler hormonludur veya genetiği ile oynanmıştır. Toprağından uzak yetişmiş her besin muhakkak ki eksiktir ve zararlıdır. En azından tadı kötüdür. Çiçekler baharda açacağı için kışın açan çiçeklere itibar etmemek gerekir. Ve bahar geldiğinde de açmayan çiçekler bilinmelidir ki meyvesizdir ve kurumuştur. Ruhumuzun doğal beslenmesi için hakikat bahçıvanlarının elinden mevsiminde ve toprağında yetişen besinlere ihtiyaç vardır. Öyle çok uzağa gitmeye de gerek yoktur. Yanı başımızda hakikatin bahçesi bulunmakta, her renk ve kokudan hakikat o bahçenin bize karşı şefkatli ama küfre karşı şiddetli sahibi tarafından bizlere sunulmaktadır. Üstelik bu meyveler şecere-i tayyibenin meyveleridir ve bütün bolluk ve bereketin kaynağıdır. Her bir meyve bir hastalığın dermanıdır ve her bir meyve kalpteki bir kara lekeyi temizlemektedir. O halde ebter olan ve neticesi zulüm ve acı olan meyvelerin bahçesinden uzak durup, hakikatin bahçesine yöneldiğimizde idraklerimiz sağlığına kavuşacak ve gözlerimizdeki ve gönüllerimizdeki perdeler birbir açılacaktır. O zaman zayıf bedenlerimizin nasıl bir kudretle şahlandığını yeryüzünün tüm zalimleri görecektir. O gün hangi neslin tükeneceğini, arkalarında saklanan düşmanlarımızı haber verecek olan ağaçlar ve taşlar bildirecektir. Kış bitti ve bahar geldi artık. Hasat mevsimine ne kaldı ki…

siyasetmektebi.com

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 
Başa dön tuşu
Kapalı