HasbihalSon Yazılar

HAYVAN ÇİFTLİĞİ

(KİTAP ANALİZİ)

George Orwell’in İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru yazdığı bu roman ilginç betimlemeleriyle dikkat çeken, fabl türünde hiciv (yergi) özellikleri barındıran ve verdiği mesajlarla yankı uyandıran bir kitaptır. Kitap, ilk okunuşta her ne kadar basit görünse de derinlemesine analiz edildiğinde her karakterin özenle seçildiği ve temsil ettiği zümreyi gayet güzel yansıttığı görülecektir. Döneminin çatışmalarından beslenerek yazdığı kitapta George Orwell, kendi başından geçenlerin etkisinde de kalmış ve ileride de değineceğimiz gibi belki de Hindistan’da doğduğundan beri üzerinde taşıdığı İngiliz emperyalizminin, halkların bilinç altına işlemek istediği bir mesajı da bilerek veya bilmeyerek bu kitapta işlemiştir. Bu mesajın ne olduğuna ileri de değineceğiz. Şimdi öncelikle romanın analizini yapabilmek için kısa bir özetini vermemiz gerekmektedir.

Roman, Beylik Çiftlik’in sahibi Bay Jones’un hayvanları hiçe saydığı ve onları köle gibi çalıştırdığı bir dünyanın tasviriyle başlamakta, bu dünyada hayvanların hiçbir hakka sahip olmadıkları ve sadece çalışmakla ve Bay Jones’a hizmet etmekle ömürlerini tükettiklerinden bahsedilmektedir. Böyle bir ortamda “Koca Reis” adında bir domuz ortaya çıkar ve devrimin ilk kıvılcımlarına yakar. “Koca Reis”ten etkilenen hayvanlar, onun ölümünden sonra domuzlarında önderliğinde Bay Jones’a karşı ayaklanırlar ve çiftliğin idaresini ele geçirirler. Bu noktada çiftlik artık “insan”lardan kurtarılmış ve hayvanların hakimiyetine girmiştir. Çiftliğin adı da “Hayvan Çiftliği” olarak değiştirilir. Doğal olarak bu ayaklanmaya öncülük eden domuzlar da çiftliğin idaresini diğer hayvanların temsilcileri olarak üstlenirler.

Başlarda hayvanlar kendi aralarında hiçbirinin diğerinden herhangi bir üstünlüğü olmayacağına dair anlaşırlarsa da zamanla domuzlar idareciliğin ağır(!) yükünü bahane ederek diğerlerinin sahip olmadığı imtiyazlar elde etmeye başlarlar. Sütü kendi yemlerine koyar, elmaları kendilerine ayırırlar. “İnsan”ın boşalttığı çiftlik evini kendi barınakları haline getirirler. Diğerlerini daha çok çalışmaya zorlarken, kendileri sadece düşünmeye(!) enerji harcarlar.

Bir süre sonra domuzlar arasında da iç çatışma çıkar ve Snowball ile Napoleon adlı iki öncü domuz birbirlerine düşman olurlar. Napoleon daha önceden askeri gücü (köpekleri) eline geçirdiği için Snowball’ın çiftlikten kovulmasını sağlamayı ve çiftliğin tek hakimi olmayı başarır. Bundan sonra çiftlikte yaşanacak her aksiliğin, her yanlışın veya zulmün günah keçisi olarak Snowball seçilir ve bütün yanlışlar ona yüklenir. Hatta bir öcü olarak diğer hayvanları korkutma işlevi de Snowball üzerinden gerçekleştirilir.

Zamanla diğer çiftliklerle ilişkiler geliştirilir, “insan”larla(!) görüşmeler başlar. Bu süreçte domuzların yaşantıları değişir, daha önceden bütün hayvanlarca ortak alınan kararlar sürekli olarak domuzların lehine “güncellenir”. Diğer hayvanlar Bay Jones zamanında daha iyi beslenip daha az çalıştıkları hissine kapılmaya başlarlar. Ama konuşmaktan korkarlar zira domuzların “köpekleri” vardır. Ve romanın sonunda domuzlar, insanlarla o kadar içli dışlı olurlar ve onlara o kadar çok benzerler ki iki ayak üzerinde yürümeye başlarlar ve diğer hayvanlar domuzlar ile “insanları”(!) ayırt edemez hale gelirler.

Kısa bir özetini verdiğimiz roman temelde kapitalizm ve ona karşı gelişen tepkilerden faydalanarak meydana çıkan sosyalizmi, Sovyetler Birliği özelinde ele almakta, Marks’ın fikirlerinden etkilenen Sovyet devriminin daha sonra kendi içinde yaşadığı çatışmaları Snowball (Troçki) ve Napoleon (Stalin) üzerinden anlatmaktadır. Zulümden bizar olan halkın, zalime karşı olan kıyamından sonra başına gelenleri irdeleyen bu roman, halkın sorgulama yeteneği kullanmadığı zaman bir zalimin elinden kurtulup bir diğerinin eline çok çabuk düşebileceğini güzel izah etmektedir. Bu noktada romanda aslında “insan”lar(!) ile “domuzlar”ın birbirinden çok da farklı olmadıkları, başlarda görüntülerinin uyuşmamasına rağmen bir süre sonra yaşantılarının birbirlerinden hiçbir farklarının kalmadığını, aslında her iki güruhun da aynı amaca ve hedefe sahip olduklarını bizlere anlatmaktadır.

Ki bu bizim sürekli olarak bahsettiğimiz kapitalizmin ve komünizmin kardeş oldukları ve aynı kaynaktan beslenerek aynı amaca hizmet ettikleri hakikatiyle örtüşmektedir. Her ne kadar kapitalist bir yaşama sahip olan, borsa oynayan ve çocuklarını dahi burjuva gibi yetiştirmeye çalışan ve fikrini yayabilmek için bir fabrikatör ve burjuva olan Engels’in himayesine giren Marks’ı takip edenler bu düşüncemize karşı çıksalar da ne yazık ki komünizm, kapitalizmin vahşetinden kurtulmaya çalışan mazlumlara yine kapitalizmi de var eden siyonizmin sunduğu çıkış kapısıdır ki her iki fikriyatın sonucu kölelikten başka bir noktaya varmayacaktır. Yakın tarih buna zaten şahittir.

George Orwell de solcu görünmesine rağmen özellikle İspanya’da yaşadıklarından sonra, devletleşmiş sosyalizmin kapitalizmden hiçbir farkı olmadığını anlamış ve bu romanı yazmıştır. Roman ne sadece kapitalizmin ne de sadece sosyalizmin eleştirisi değildir. Aksine bahsettiğimiz gibi her ikisinin de birbirinin benzeri olduğunu anlatmaya çalışmaktadır. Ve bu yönüyle değerlidir. Fakat bizim roman da eksik bulduğumuz temel noktalardan biri her iki fikriyatın birbirine benzemesine neden olan sistemin ne olduğunun beyan edilmemesidir. Yani domuzları insanlarla(!) ilişki kurmaya zorlayıp sonra onlara benzemelerini sağlayan asıl düzen kime aittir ve neden buna karşı gelmek kimsenin aklına gelmemektedir. Yukarıda da değindiğimiz gibi bize göre kapitalizm ile sosyalizm arasında görev değişimini yapan asıl zihniyet siyonizmdir ve eğer tarih incelenirse bu her iki akımın hiçbir şekilde çatışmadığı tek nokta siyonizm ve onun kurumsal varlığıdır. Hatta aksine bu her iki akım da siyonizmin devletleşmesi için elinden geleni yapmış, uygun zemini hazırlamıştır.

Romanda belki de dikkat edilmesi gereken en önemli mesajlardan birisi hayvanların yine kendilerinden görünen başka hayvanlar tarafından potansiyelleri kullanılarak sömürüldüklerine değinilmesidir. İnsanların(!) zulmüne karşı hayvanları kıyama bir insan çağıramayacağına göre ve hayvanların kendi başlarına kıyama kalkmaları genel dünya düzeni açısından sıkıntı teşkil edeceğine göre, onlarla beraber yaşayan(!), onların nasıl düşündüklerini, nasıl harekete geçtiklerini ve nelerden etkilendiklerini bilen yani anlayacağınız onların dilinden konuşan, onların inandıklarına inanan(!) bir gurubun onlara öncülük etmesi gerekmektedir ama bu grubun en önemli özelliği “insanlaşma” potansiyeline sahip olmasıdır.

Açıkçası “onlarla karşılaştıklarında biz de sizin gibi inanmaktayız” deyip “şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında biz onlarla alay etmekteyiz”(Bakara14) diyebilecek bir güruhun bu kıyama öncülük etmesi gerekmektedir. Ki bu güruhun sonraki yaşamı, diğer hayvanlar tabiri caizse gecekondularda yaşarken kendilerinin “saray” yavrusu evde yaşamaları, diğerlerinin çalışmaktan, az yemekten, yokluktan, yoksulluktan belleri bükülmüşken, bunların sürekli olarak semirmeleri, inançlarını işlerine geldiği gibi “güncellemeleri”, kendi “dostlarını” öcü diye lanse edip sonra bu korku ortamından nemalanmaları ve bunu yaparlarken konumlarını sağlama alana kadar “hayvanca” konuşmaya devam etmeleri “insan”lar(!) açısından tehlike arz etmediklerini gösterir. Bu da bir önceki paragraflarda anlatmaya çalıştığımız hakikatin bir diğer yansımasıdır.

Romanın bizim açımızdan asıl önemli mesajı ise bilinçaltına saldırı şeklinde ortaya çıkan ve subliminal olarak da değerlendirebilieceğimiz bir mesajdır ki o da “öğrenilmiş çaresizlik” mesajıdır. Yazımızın başında George Orwell’in Hindistan doğumlu bir İngiliz olduğuna atıfta bulunmamızın yegane sebebi de budur. Orwell, gerek Hayvan Çiftliği romanında gerekse diğer bazı kitaplarında hep umutsuz, distopik, sonu hüsranla biten ve bütün çabaların boşa gittiği, mücadelenin anlamsız kaldığı ve sistemin kazandığı bir dünya tasvir etmektedir. Bu dünyada mazlumlar devrim yapabilirler ya da devrimci örgütler kurabilirler, mücadele edebilirler, ölebilirler, öldürebilirler ama başarıya en çok yaklaştıkları anda her zaman aslında çabalarının hiçbir işe yaramadığını fark ederler ve büyük bir çöküntüye düçar olurlar ve bunun da ötesi var olan sisteme şükrederler, o sisteme minnet duymaya başlarlar.

Bu, eğer daha öncede dediğimiz gibi Orwell’in İspanya’da yaşadıkları ile ilgili değilse tamamen taşıdığı hüviyetle ilgilidir ve İngiliz empeyalizminin bir temsilcisi olan Orwell’in halklara “mücadeleyi bırakın, mücadele anlamsızdır, kazanan her zaman sistem olacaktır”  mesajından başka bir şey değildir. Zaten kapitalizme karşı(!) üretilen sosyalizmin ve onun bir kademe ötesi olan komünizmin tarihi seyri ve bugün geldikleri konum da bu fikriyatı desteklemekte, halklara, kapitalizmden başka bir yol olmadığını “demokrasi” maskesi altında dayatılmaktadır. Böylece siyonizm ve onun kadim hamisi olan İngiliz emperyalizmi geleceğini garanti altına almaya çalışmaktadır.

Eğer Orwell bu bahsettiğimiz çaresizliği yaymaya çalışmıyorsa o zaman da bu romanda çok güzel betimlediği eşek “Benjamin”den zerre farkı kalmamaktadır. Çünkü Benjamin de her şeyin farkında olup hiçbir eyleme geçmemekte ve eyleme geçmenin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini düşünmektedir. Ve böylece uzun yaşamakla övünmektedir.

Her halükârda romanın bizim için önemi içinde barındırdığı karakterler ve o karakterlerin halklar arasındaki yansımalarıdır. Çünkü bu karakterler analiz edildiğinde toplumdaki benzerlerinin maskesi düşecek ve mazlumlar, aralarına sızmış olan bu tiplerden uzaklaşarak hakka yakınlaşacaklardır.

Yoksa bu roman, mücadele etmeyi amaç edinen, sorgulayan, hakkını arayan kimseye harekete geçme anlamında faydalı olmayacaktır. Bu tür kitaplar, belli fikri altyapı olmadan okundukları zaman ne yazık ki mücadele azmini yitirmeye sebep olabilecek kitaplardır ve hatta tuzaklardır. Fakat unutmamak gerekir ki “Allah c.c. tuzak kuranların en hayırlısıdır”(Enfal 30) ve “Allah c.c. dinini facirlerin/fasıkların eliyle de güçlendirir.” (Resulullah s.a.a.)

siyasetmektebi.com

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 
Başa dön tuşu
Kapalı