Kitap AnaliziSon Yazılar

DİKTATÖRE KARŞI

GÖNÜLLÜ KÖLELİK ÜZERİNE SÖYLEV

Bu yazımızda 1530-1563 yılları arasında yaşayan Etienne de La Boetie tarafından 22 yaşındayken kaleme alınan “Gönüllü Kölelik Üzerine Söylev” adlı kitabı, Liber Yayınları‘nın tercümesini esas alarak analiz etmeye çalışacağız. Kitap Murray N. Rothbard adlı bir yazarın önsözüyle birlikte toplamda 77 sayfadan oluşmaktadır ve bu sayfaların 36’sı analiz edeceğimiz yazara aittir. Bu 36 sayfa daha önceden İnkılabı ve mektebi tanımamış olanlar için hem devrimciliğin hem de zulüm sistemleriyle esaslı bir mücadelenin yoğun bir özetini barındırdığından dolayı gerçekten büyük önem taşımaktadır. 

Kitabın analizinden sonra ise her zaman yaptığımız gibi yazarın yaşantısını ve yazdıklarıyla yaşadıklarının örtüşüp örtüşmediğini ele alacağız ki bu yazımızın bizce en önemli kısmı bu olacaktır. Çünkü yukarıda da bahsettiğimiz gibi yazarın zulme yönelik tanımlamaları, zulümle mücadele için önerdikleri ve zalimin güçsüzlüğü ile ile ilgili anlattıkları, İslam’ı ve Ehl-i Beyt mektebini tanıyan, İslam İnkılabına ve İmama bağlı olup o yoldan ayrılmayanlar için zaten ayet ve hadislerle izah edilmiş konulardır. Ama buna rağmen konuları izah için güzel örnekler de bulunmaktadır kitapta. Ve az önce de beyan ettiğimiz gibi asıl ibret yazarın hayatıdır. Biz önce kitaptan başlayalım…

Yazar belki de 22 yaşında bu kitabı yazmanın verdiği idealistlikle (ki bunun hayatın bütününde devam etmesi gerekir) içinde yaşadığı sistemi sorgulamış, zulmün adeta röntgenini çekip, içinde barındırdığı zaafları ve çelişkileri ortaya koymuş, zulme maruz kalanların aslında o zulmü nasıl ayakta tuttuklarını gözler önüne sermiştir. Bununla da kalmamış, zulme karşı nasıl mücadele etmek gerektiğine dair güzel ipuçları vermiştir. Kendisi sorguladığı için, okuyanlarında içinde yaşadıkları dünyayı sorgulamalarını sağlamayı başarmıştır.

Yazar daha ilk paragrafta efendi (reis, kral, önder vs.) ünvanını alan tek bir insanın bile gücünün aşırılaşacağını, istediği zaman zulmedebilecek bir efendiye muhtaç olmanın talihsizlik olduğunu ve kişinin efendilerinin sayısı arttıkça talihsizliğinin de artacağını beyan ederek kölelik ve efendilik sorununun kökenine saldırmaya başlamıştır. Devamında “her şeyin bir kişiye ait olduğu bir yönetimde kamuya ait bir şeyden bahsetmek güçtür” diyerek, bütün gücü elinde toplayıp şahsının itibarının idare ettiklerinin itibarından daha mühim gören, hükmettiklerinin hayal dahi kurmayacağı bir şatafat, saltanat ve debdebeyi sanki kamunun bütün malı kendininmiş gibi  kendine helal kılan ve bu konudaki bütün itirazları ihanet olarak telakki eden tiranları deşifre etmiştir. 

Ve işte bu kısacık kitabın aslında en büyük hedefi, az önce bahsettiğimiz, halka musallat olmuş ve halka ait her şeyi kendi çıkarları için kullanmaya alışmış tiranların (diktatörlerin, kralların, zalimlerin), ne kadar güçsüz olduklarını ve halkın bu güçsüzlüğü fark ettiğinde onları nasıl kolayca alt edebileceklerini anlatmaktır. Mesela “bir çok insanın, bir çok ulusun; ona atfettikleri güç dışında hiçbir gücü olmayan; ona katlanmak istedikleri ölçüde onlara zarar verebilecek olan; ona müsamaha göstermek yerine ona karşı çıkmayı seçseler onlara katiyen zarar veremeyecek olan tek bir tiranın hükmü altında nasıl cefa çektiklerini anlamalıyım” derken bile, halkların suskunluğunun zulmün ve zalimin yegane gücü oluğunu izah etmeye çalışmaktadır. Lakin yazar kendi çağının zalimlerinin hatalarından dersler alan bu çağın zalimlerinin, musallat oldukları halklara zulmederken kendilerini nasıl mazlum gösterebildiklerini, saraylarını önce halkların kalbinde inşa edip sonra beytülmalı yağmaladıklarını, bütün o müsrif ve şatafatlı yaşamlarına rağmen yoksulluğun kaynağı olarak halkı gösterdiklerini görebilseydi, mevzuyu daha rahat anlayabilirdi. 

İleriki sayfalarda yazar adeta feryat eder gibi “bu cefayı onlara ne Herkül ne de Samson olan tek, naçiz bir adam çektirir. Çoğu zaman bu tek, naçiz adam ulusun en korkağıdır” der ve böyle birine bunca halkın neden itaat ettiğini sorgular. Hakikaten de yazarın bahsettiği tiranlar, yaşantıları incelendiğinde gölgelerinden dahi korktukları belli olan, kendilerini sevenlerin sarılmalarında dahi titreyen, çevrelerinde orduları olmadan adım atamayan tiplerdir ve bunlar gerçekten de sadece içi boş cüsselerden ibarettirler. Ve yazar, böyle tiranlara suskunluğun korkaklık değil ahlaksızlık olduğunu belirtir.

Yazar, bahsi geçen tiranları alt etmek için “savaşmaya gerek olmadığını, ülke kendi esaretine rıza göstermeyi reddettiğinde bu tiranlığın kendiliğinden yenileceğini” beyan ederek çıkış yolunu da göstermiştir. Ve devamında “Onu bir şeyden mahrum etmeye de gerek yoktur, yapılması gereken ona bir şey vermemektir” diyerek kansız bir devrimin nasıl gerçekleşeceğini de ortaya koymuştur. Tiranların, kendilerini daha çok itaat edildiği sürece daha çok zulmedeceklerini, bu itaat azaldığında ise besin alamayan kök gibi çürüyüp gideceklerini anlatmaya çalışmıştır. Ki bu fikrin somut ispatı ise İran İslam İnkılabı’nın varlığıdır. Halk, kendini şah ilan eden tek bir kişiye itaati kesip kendinden olan kişinin arkasında saf tuttuğunda, şah mat olmuş ve uşaklarıyla kurduğu zulüm sistemi çökmüştür. Mevzu hakikaten bu kadar basittir. Yeter ki halk sırtındaki sarayı taşımaktan vazgeçsin. Gerisi çorap söküğü gibi gelecektir.

Yazar tiranın, kölelerine yine  kölelerin aracılığıyla zulmettiğini anlatmak için “size zorbalık eden adamın iki gözü, iki eli ve tek bir vücudu var. Eğer siz temin etmediyseniz, siz gözetleyecek gözleri nereden buldu? Sizden ödünç almıyorsa, size vuracak bu kadar çok kolu nasıl var? Şehirlerinizi çiğneyen bu ayaklar sizin değilse, üzerinize nasıl basıyor?” diye sormaktadır. Ve halkın bu duruma düşmesinin sebebi olarak “alışkanlığı” göstermektedir. Zulmü kabullenmenin ilk basamağıdır alışkanlık. Nesiler boyu farlı renklerdeki tiranlar tarafından idare edilen halklar, başlarındaki tirana itaati adeta genetik olarak yeni nesillere aktarmakta, “devletin bekası” zilleti meşru kılabilmektedir. Ki o “devlet”in aslında halka ait olan namından başka hiçbir şeyi yoktur. Gerisi tiranın saltanat tahtının ayağıdır. 

Tiranın hüküm sürmesinin sağlayan bir diğer etkene örnek olarak da yazar, Pers kralı Kiros’un Lidya başkenti Sardes’i ele geçirdiğinde oranın halkını zevk-u sefa düşkünü yapıp ayaklanmalarının önüne geçişini anlatır. Bugün yeryüzü mazlumlarının bin bir çeşit ahlaksızlığa, uyuşturucuya ve Ali Şeriati’nin r.a. tanımladığı şekliye “eşekleştirmeye” maruz bırakılmasının sebebi de bu hakikattir. Sürekli değişen gündemin oyuncağı olan zihinlerin, asıl gündemlerini tespit edememeleri ise bu hakikatin bir başka boyutudur.

Peki tiran nasıl ayakta kalabilmektedir? Yazar bu soruya şöyle cevap verir: “Diktatöre devamlılık sağlan, ülkeyi tiranın esiri yapan beş ya da altı kişi vardır.” Bunlar tirandan beslenen yardakçılardır. “Bu altı kişinin yanında altı yüz çıkarcısı vardır. Onlar da altı kişinin tirana yaptığını bu altı kişiye yaparlar.” der ve bu altı yüz kişinin yanında altı bin kişi vardır diyerek bu çıkar ilişkisinin en alt kademesindekilerinden tutun da üst kademede olanlarına kadar hepsinin varlıklarının tirana bağlı olduğunu vurgular. Ve halkın tirana itaat etmesini, onu kabullenmesini de bu ilişki ağına bağlar. Ki eminiz bu durum da yazımızı okuyanlar için gayet tanıdık gelmektedir. Ama yazar tirana yakınlığı oranında bu kişilerin daima çok büyük tehlike altında olduğunu da beyan eder ki bu çağın akledenleri, nice tiranın, çevrelerindeki nice yardakçılarını tek kalemde çizdiklerine çokça şahitlik etmişlerdir.

Yazıyı daha fazla uzatmadan ikinci paragrafta söz verdiğimiz gibi yazardan da bahsetmek istiyoruz. Yazar, 22 yaşında yukarıda alıntıladıklarımızı bir hukuk öğrencisi olarak yazmış olsa da üniversiteyi bitirip yüksek mahkeme üyesi olarak atandıktan sonra “ılımlılaşmış”, daha önce yerden yere vurduğu tiranın hiç değilse çevresindeki altı yüz kişilik grubunun içine girmiş ve o tiranlığa karşı mücadele edenlere sertçe cevaplar verilmesi gerektiğine dair notlar yazmıştır.

İşte bu durum bizim açımızdan çok önemli dersler içermektedir. Zira “sırat-ı müstakimi” bulmak zor olsa da o yolda sabit kalmak daha da zordur. İnsan, Allah’ın c.c. yardımıyla kendi şeytanına karşı kısmi zafer kazanıp sırat-ı müstakimi bulabilir. Fakat o noktadan sonra çevresine toplanacak bir çok şeytandan güç alan kendi şeytanının yoğun saldırılarıyla yüzleşmek zorunda kalacak, zer ve zor renkli dünya sürekli olarak önüne çıkacaktır. Dünya adına sahip olduğu her şey (iş, aile, konum, şan, şöhret, makam, mevki ve para) ona bulduğu sırat-ı müstakimi terketmesi için sürekli olarak baskı yapacaklar, veya en azından o kıldan ince, kılıçtan keskin köprüden hep beraber yan yana yürüyebilecekleri zannını aşılayacaklar, türlü bahanelerle dünyayı ahiretin tarlası olmaktan çıkarıp, dünya ve ahireti birbirine eş konumda göstereceklerdir. 

Böyle olduğu anda sırat-ı müstakimin net ve berrak olan yolu flulaşacak, hedef sürekli odaktan çıkacak, yan ve tali yollar devreye girmeye başlayacaktır. Bir çok haram, “aslında helale ulaşmak için(!)” helalleşecek, günahlar ağırlıklarını kaybedecektir. Dil ve şekil eskisi gibi görünse bile eylem ve niyet yeni bir hal alacaktır. Tiranlığa olan düşmanlık içten içe “keşke ben de o kadar imkana sahip olsaydım” hissiyatına evrilecek, bu ruh haline sahip olanlar, sarayı olmayan şahlara dönüşecektir. Hak, haksızlığa karşı çıkan(!) bu tiplerin ağlarına düştüğünde tek öğünde yenecektir.

Bu yüzden Allah c.c. sırat-ı müstakime yönelmemizi istediği gibi, “ayaklarımızı sabit kıl” diye dua etmemizi de istemektedir. Aksi takdirde yükseğe çıkanın yere çakılması, zaten yerde olanın yere düşmesinden daha şiddetli olacaktır…

siyasetmektebi.com

 

 

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 
Başa dön tuşu
Kapalı