Kitap AnaliziSon Yazılar

CASTELLIO CALVIN’E KARŞI – 3 –

GÜCÜNDEN HABERSİZ SİNEK : CASTELLIO

Calvin, Servet’i çeşitli işkencelere maruz bırakıp ağır ateşte kızartarak katlettikten sonra, dönemin vicdanlı ruhları biraz çekingen ve korkakça da olsa ona itiraz etmeye, onun icraatlarını eleştirmeye başlarlar. Kimisi Calvin’e mektup yazıp bu yaptıklarını onaylamadığını beyan eder ama bunu sadece mektupla bildirmekle yetineceklerini, alenileştirmeyeceklerini de eklerler, kimisi de topluca bir itirazı dile getirirler ama daha fazla ileri gitmezler. Sadece Castellio, Calvin’e alenen itiraz eder, hem mektuplarıyla hem de yazdığı kitapla Calvin’in gaddarca eylemlerini eleştirir.

Ortamın aleyhine döndüğü bu sıralarda Calvin kendisini masum gösterme çabasına girer ve gerçek Hristiyanlığa hizmet etmek istediği için “etrafındaki köpeklerin kendisine saldırdığını” beyan ederek bu devirdeki haleflerine de sirayet etmiş o güzel(!) ahlakını ortaya koyar. Tahtının sallandığını gördüğünde ise yine bu devirde bazı coğrafyalarda yaşayanlara tanıdık gelecek olan bazı eylemlere girişir. Örneğin Cenevre Meclisi’nin seçim sistemini değiştirir. Dönemin “Suriye’si” sayılabilecek Fransa’dan ( çünkü Calvin Fransa’daki mezhep savaşlarını kışkırtıyor ve lehine kullanıyordu) kendisine bağlı Protestanları getirerek “vatandaşlığa geçirir.” Böylece meclisteki muhaliflerinin etkinliğini kırar, çoğunluğa sahip olur. 

Bununla da yetinmez, yarattığı baskı ve şiddet ortamında bıkanlardan bazıları ile kendi taraftarları arasında çıkan küçük bir tartışmayı adeta “Allah’ın bir lütfu” olarak değerlendirerek, yaşananları korkunç bir komplo ve “darbe teşebbüsü” olarak ele alır (ki muhtemelen bu küçük çatışmayı tezgahlayan da kendisidir) ve bu mahalle dalaşıyla ilgisi olmasa da kendisine muhalif olanları “vatan hainliği” ve “isyan” suçlamaları ile ansızın tutuklar, işkenceden geçirir. Calvin’e göre bütün bunlar  belki de o dönemde “bir Temmuz gecesine” denk gelen “Aziz Barthelemy Gecesi’nde planlanmıştır. “İsyan”a karışanlar eğer Cenevre’den kaçamamışlarsa idam edilirler ve Calvin, diktatörlüğünü pekiştirir.

İşte böyle bir ortamda Castellio, özellikle Miguel Servet’in sırf fikirlerinden dolayı vahşice katledilmesine itiraz eder ama bu itirazı vahşi muhatabının eylemlerine ve zulümlerine göre çok fazla yumuşak kalır. Zerrece vicdanı olmayan muhatabının vicdanına seslenerek onu akla ve mantığa davet eder, “birbirimize tahammül gösterelim, birbirimizin inançlarını yargılamayalım” der. Bu yaklaşım elbette ki “vahşi canavara karşı tahabbüp onun merhametini değil, iştahını açar. Senden (seni parçaladıktan sonra) hem tırnağının hem de dişlerinin kirasını ister” hakikatini gün yüzüne çıkarır ve Calvin, Castellio’nun bu çağrısına hem kendisi bizzat hem de uşakları aracılığıyla çok sert tepki verir. 

Castellio, her ne kadar Calvin’e daha önce Katolik zulmüne karşı çıkarken kullandığı argümanları ona hatırlatmaya çalışsa da, Calvin için “dün dündür, bugün bugündür.” Daha önce savunduğu fikirlerden (adeta okuduğu bir şiirden(!) ) dolayı takibata uğrayan, sürgüne yollanan, sapkın ilan edilen Calvin’in, bugün kendisinin aynı zulmü başkalarına yaptığını, insanları sırf farklı düşünüyorlar diye “vatan haini” ilan ettiğini, sözlerinin ilahi bir söz gibi kabullenilmesinin istenildiğini, eleştirenlerin yargılandığını, işkence gördüğünü, işinden, aşından edildiğini, kurduğu yeni sistemde kendine tabiri caizse ibadet etmeyenlerin “kafir” sayıldığını, bir gece yarısı evlerine baskınlar düzenlendiğini, düşünmenin, düşünmeye teşebbüs etmenin dahi affedilemez bir suç olarak telakki edildiğini, gayet naif ve meşru eleştirilerin dahi “şahsına” hakaret kabul edildiğini ve bunu yapanların da hapsedildiğini, insanların açlıktan, yokluktan perişan oldukları halde bunu dile getirmeye cesaretleri olmadığı için bu sorunların ortadan kalkmadığını, bu dünyayı cehenneme çeviren dinin, öteki dünyadaki cennetinin kıymeti olmayacağını Calvin’e hatırlatan Castellio, bunun karşılığında hakaret ve tehditten başka bir şey elde edememiştir. 

Calvin, bizatihi kendi tehditlerinin yanında özellikle Theodor Beze isimli uşağı aracılığıyla (ki bu şahıs Calvin’in halefidir) da Castellio’yu tehdit etmiştir. Bu Theodor Beze denen şahıs, ilahına uzanan dilleri kesmeye öyle heveslidir ki kulaklarımızın aşina olduğu “kanlarıyla duş alacağız” cümlesinin vahşetini hatırlatacak cümlelerle muhaliflere saldırmış, “ustasının” iyi yetiştirdiği bir çırak olduğunu belli etmek için “öldürmezsem, susturmazsam, yakalatmazsam yüzüme tükürsünler” cümlelerinin ilk sahibi olduğunu söylemleri ile ortaya koymuştur. 

Nitekim Beze, “vicdan özgürlüğü bir şeytan öğretisidir” diyerek Castellio’ya karşı çıkarken, kendisinin ve sahibinin ve onlardan sonra gelecek olan haleflerinin vicdansız olduklarını alenen beyan etmiştir. “Herkesin kendi kafasına göre davranmasına müsaade etmektense, ne kadar gaddar biri olsa da en iyisi bir tirana sahip olmaktır” diyerek de Calvin’in tiranlığını hem itiraf etmiş hem de meşru kılmaya çalışmıştır. Tıpkı sizlerin kulaklarının da aşina olduğu “çalıyor ama çalışıyor”, “eleştirileriniz doğru ama o olmazsa daha kötü olur” cümleleri gibi, bu cümleler de öznesinin zulmünü ayan beyan ortaya koyarken, çaresizliği zihinlere zerk etme amacındadır.

Bu Beze denen şahıs, işkence ile öldürülenlerle ilgili “şayet suçları ölçüsünde cezalandırılacak olurlarsa, sanırım, işledikleri suçların büyüklüğü ölçüsüne denk düşecek bir işkence bulunamaz”  diyerek de Calvin’in kurduğu sistemin zulmünü bütün şiddetine rağmen hafifletmeye çalışmıştır. Bu tutum, hakkı ve hakikati batıla kurban edip, sadece kendi şahısları için bir cennet yaratmaya çalışan ve bu uğurda başkalarına cehennemi reva gören bütün tiranlar ve sistemleri için de geçerlidir. Bu tipler, asla yaptıklarını zulüm olarak görmezler aksine  meşruiyetin merkezine kendi heva heveslerini koydukları için, o heva ve heveslere itiraz eden herkesi gayr-ı meşru ve illegal sayarak onlara saldırmayı, işkence etmeyi hakları bilirler. Bu yüzden yaşadıkları şatafatı, debdebeyi dahi eleştirenleri, “bir de bizi saraylarda sefa sürenler olarak gösterenler yok mu” diyerek hedefe alırlar.

Konumuza dönecek olursak Calvin ve uşaklarının her türlü saldırısına adeta “yapma mübarek” diyerek tepki veren, vahşi ve saldırgan canavara habire hoşgörüyü öğütleyen, yazdığı kitabın basımını dahi engelleyenleri mantık çerçevesinde tartışmaya çağıran Castellio, tüm bu çabalarının boşa gittiğini tam olarak göremeden hakkında açılan dava devam ederken eceliyle ölmüş ve “işkencelerden, ağır ateşte kızartılmaktan” böylece kurtulmuştur. Castellio hakikaten vicdanının sesini dinleyen, zulme rıza göstermeyen biri olarak tarihe geçmiştir. Ama ne yazık ki çabaları özellikle o dönemde boşa gitmiştir. Çünkü belli başlı bazı yanlışlar yapmıştır.

Castellio’nun en önemli yanlışı, mücadelesini “filin karşısındaki sinek” benzetmesiyle ifade edişidir. Bu cümle çaresizliğin, aczin ve yenilgiyi baştan kabul edişin ifadesidir aslında. Herhangi bir mücadeleye başlayanların, özellikle de hakkın savunucularının bu tür bir çaresizliğe müptela olmaları, onların yolun başında hezimete uğrayacaklarının en temel belirtisidir. Özellikle bizim gibi Allah’a c.c. iman ettiğini beyan edenlerin “ümit Allah’tan c.c., ümitsizlik şeytandandır” düsturuna gönülden bağlanmaları ve gidilen yolun uzaklığına, dikenlerle ve çukurlarla dolu oluşuna, düşmanın zahiri gücüne aldırış etmemeleri, “her günü aşura, her yeri Kerbela” bilmeleri gerekmektedir ki başa gelen her musibette “güzellikten başka bir görmesinler”, ve bu bakış yeni nesillerin ümitvar yetişmesine vesile olsun.

Bunun da ötesinde “hakkın garip geldiğini ve garip gideceğini” bilenler, “nice az sayıdaki topluluğun çok sayıdaki topluluğa galip geleceğini”, “üzülmeyip gevşemezlerse” “üstün gelecek olanların Hizbullahlar” olacağını da bilirler. Bu yüzden bizler için sivsineğin gücü yadsınamaz şekilde ortadadır. O sivrisinek ki kendini ilah kabul edenlerin atalarını burunlarından girerek cehenneme vasıl etmiştir, bugün de aynı eylemi ifa etme gücüne sahiptir. Geçmişte fil ordusunu Ebabil kuşlarının helak edişi de, Nemrutvari zalimleri sivrisineklerin ortadan kaldırışı da bize boşa aktarılmamıştır. Bunlar, Allah’ın c.c. karşısında aczini itiraf edip, O’ndan c.c. başkasından korkmayanların, zahiri anlamda ne kadar küçük ve zayıf görünseler de nelere kadir olabileceklerini izah için bize öğretilmiş hakikatlerdir.

Castellio’nun bir diğer yanlışı da azgınlaşmış bir zalimi hoşgörüye çağırmasıdır. Oysa Castellio, böyle zalimlerin kalplerinin karadığını, kendilerinde insaf namına hiçbir izin kalmadığını, vahşileştikleri için bunlara karşı yegane metodun bunları itlaf etmek olduğunu bilmeliydi. Castellio’nun bu çabası, kuduz köpeğin başını okşamaya çalışan “merhametli” bir ahmağın çabasından başka bir anlam ifade etmemektedir bizim açımızdan. Neticede ısırılmıştır da zaten. Kaldı ki Allah c.c. “kendisine zulmedilenler hariç kötü sözün söylenilmesinden hoşlanmaz.” O halde Calvin gibi vahşilere “edep”(!) ile yaklaşmak Allah’ın c.c. emirlerinin hilafına hareket etmek demektir bize göre. Bazen edep, edepsize haddine bildirmeyi gerektirmektedir hakeza.

Ayrıca yine Castellio halka ineceğine, halkın arasına karışacağına, bizatihi halk ile muhatap olacağına mücadelesine tepedekilerle başlamış, onlara izahatlarda bulunmuştur ki bu çaba da onların hakim oldukları alan içinde gerçekleştiği için boşa gitmiştir. Oysa enerjisini Calvin’e hakkı anlatmaya çalışarak harcayacağına çevresindeki çocukları yetiştirseydi, talebelerini o çocukları yetiştirmeye teşvik etseydi belki de bir nesil sonrası çok farklı olacaktı. İmam Humeyni’nin kendisine askerleri sorulduğunda daha devrim yolunun başında sokakta ki çocukları göstererek “bunlar benim askerlerim” demesindeki hakikat de budur. Kurumuş ağacı yeşertmeye çalışmaktansa yeni fidanlar ekip onları sulamak her daim mantıklıdır ve gelecekte meyve almanın yegane yoludur.

siyasetmektebi.com

 

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 
Başa dön tuşu
Kapalı