Kitap AnaliziSon Yazılar

CASTELLIO CALVIN’E KARŞI -2-

KONTROLSÜZ İHLAS ÖLDÜRÜR: MIGUEL SERVET

Stefan Zweig’in “Castellio Calvin’e Karşı” kitabının analizi yapmaya devam ediyoruz. Geçen hafta kitabın ana karakteri olan Calvin’in icraatlarından bahsetmiş ve günümüzde bazı coğrafyalarda da benzeri muktedirlere rastlamanın mümkün olduğunu örnekler ile anlatmıştık. İncelememizin bu ikinci bölümünde ise Calvin’in inançlarına karşı çıkan ve kendince bulduğu hakikatleri samimi olarak savunan Miguel Servet’i ele alacağız. Miguel Servet, kitabın ana karakteri olmasa da yaşadıkları ve başına gelenlerden sonra Calvin’e karşı bir direnişin ortaya çıkmasına vesile olduğu için önemli bir karakter olarak karşımıza çıkmaktadır. Miguel Servet, aynı zamanda bugünün hak taliplilerinin de ibret alması gereken bir çok eylemin faili olarak da incelenmesi gereken biridir.

Fakat Miguel Servet’in eylemlerini analiz etmeye geçmeden önce geçen yazımızda değinmediğimiz Calvin’e karşı yükselen itirazlardan da bahsetmemiz gerekir. Calvin, tamamen doğmatik düşüncelerle halkı kontrol altına almaya çalışırken kilise kürsülerinde ciddi ciddi korku masalları anlatmaya başlamış ve mesela “bir adamın inançsız olduğu için gündüz vakti şeytan tarafından yatağından alınıp nehre atıldığını” söylemiştir ki halk doğal olarak bu tip hikayelere inanmamış ve açıkça Calvin’le alay etmiştir. Calvin’in aşırı baskıcı tavrı “tebaası” arasında huzursuzluğa neden olmuş, O’na karşı bir muhalefetin oluşmasını sağlamıştır.

Lakin bu muhalefet hiçbir zaman organize olamamış, bir bütün halinde meydana çıkamamış ve bu yüzden bir süre sonra sahneden silinmiştir. Çünkü o dönemde  Calvin’in arkasında kürsülerden vaaz verenlerden tutun da meclisten kanun çıkaranlara kadar yek vücut bir kitle bulunmaktadır ve bu kitle, Calvin’in şahsında elde ettiği iktidarı bırakmamak için, muhalefete topyekün saldırmıştır. Ve aralarında hiçbir bağ bulunmayan ve hatta muhtemelen Calvin tarafından da desteklenen ayrılıklarını sürekli gündemde tutan muhalefet başarısız olmuştur. 

Bu meyanda Calvin’in hayatından ve eylemlerinden bahsederken bir çok şeyin bizler için tanıdık gelmesi de ilginçtir aslında. Bu devirde bazı coğrafyalarda zulmedenlerle mücadele etmek isteyenlerin, o zulme karşı sarf etmeleri gereken potansiyellerini, öfkelerini ve itirazlarını, birbirlerine karşı sarf edip, hepsine dokunan zulmü dolaylı olarak da olsa ayakta tutmaları hakikaten manidardır. Hele ki bazılarının bahsi geçen zulmü, güya ona muhalif görünerek ama tam da onun istediği argümanlarla ona hizmette kusur etmeyip, o zulmün, kendini halka tek alternatif olarak sunmasına vesile olanların peşinden giderek devirebileceklerini düşünmeleri daha da ilginçtir. Oysa ortada bir zulüm varsa, bunu var eden ortamın ve sistemin topyekün red edilip, bir meyvesi zehirli olan ağacın diğer meyvesinden uzak durmak gerekir ki adalet yeryüzüne hakim olabilsin. Ama Calvin’in manevi torunları, dedeleri gibi bu hakikatin görünmesini ne yazık ki şimdilik engelleyebilmişlerdir. 

Neyse, konumuza dönecek olursak Miguel Servet, tam bir Don Kişot gibi felsefe, tıp ve teolojide doğru bildiklerini, neredeyse hiçbir plan ve tedbire başvurmadan alenen haykıran, bu yüzden sürgün yiyen, hatta ismini gizlemek zorunda kalan bu şekilde yıllarını harcayan, pes etmeyen ama doğruları yanlış şekilde ilan eden biridir. Calvin’den önceki yaşantısı da bir çok çalkantıyla dolu olsa da bizi O’nun Calvin ile tanışması ve sonrasında gelişen olaylar ilgilendirmektedir.

Servet, teslis inancını, İznik Konsilini ve vaftizi red etmektedir ve bunların “ilahi varlığın” birliği ile uyuşmadığını söylemektedir. Katolik Kilisesi’ne karşı çıkan Reformcuların bile bu inançları kabul ettiklerini görünce onları uyarmayı kendine vazife bilir ve zaten bu saflığı ile sabırsızlığı, çekeceği işkencelerin işaretlerini verir. Önce o zamanın en büyük bilginleri olan Martin Bucer ile Capito’yu ve Basel’deki Oecalampadius’u ziyaret eder ve onlara Protestan Kilisesi’nden “yanlış” olan teslis inancını kaldırmalarını ister. Oecalampadius, bir köpeği kovar gibi O’nu evinden kovar ve O’na “Yahudi,Türk,kafir ve içine şeytan girmiş birisi” derken, Bucer ise O’nu “şeytanın hizmetkarı” olarak nitelendirir. Calvin gibi Reformun önemli bir ismi olan Zwingli ise O’na “Hristiyanlığı ortadan kaldırmak isteyen alçak İspanyol” olarak hitap eder. Hatta Bucer açıkça Servet’in “canlı canlı vücudundan iç organlarının çıkarılmasını” hak ettiğini belirtir.

Normalde Servet’in bu yaşadıklarından ders alıp daha mantıklı hareket etmesini beklersiniz değil mi? Hayır, aksine Servet, bütün Avrupa kendisi için tehlikeli olduğundan isim değiştirerek Fransa’da çeviri ile uğraşır, tıbba ve coğrafyaya merak sarar ve bu alanlarda da polemiklere girer. Ama en büyük hatasını, ileride celladı olacak Calvin’e mektuplar yazarak ve bu doğmatik, inatçı, katı kalpli adama fikirlerini açarak yapar. Calvin, bir süre Servet’i yeniden imana getirmeye çalışır ama Servet’in Calvin’in kitabının yanlışlarını üzerine notlar alarak ona göndermesi ile Calvin yine o merhametsiz yüzünü gösterir. “Servet, kitaplarımın üstüne çullanıyor ve onları küfür dolu ifadelerle kirletiyor, tıpkı bir köpeğin bir taşı ısırıp onu kemirip durması gibi” diye dostu Farrel’e yazan Calvin, “Servet’in sözlerinin bir eşek anırmasından başka bir şey ifade etmediğini” ve “eğer yanına gelirse onu canlı bırakmayacağını” beyan eder.

Bunlardan haberdar olan Servet konuyu kapatır ve bir süre sessizliğe bürünür. Calvin bu süreçte çeşitli tezgahlar kurarak, iftiralar atarak ve başka yerlerdeki idareleri kışkırtarak Servet’i öldürmeye çalışır. Bu eylemleri de bu devirde tanıdık gelmektedir bize elbette. Zira zulm ile abad olmak isteyenlerin en mühim silahları hakaret, iftira ve tuzak kurmaktır. Onlar kendilerinde hiçbir kusur görmedikleri için kendi kusurlarını görenleri düşman olarak tanımlarlar ve iktidarlarını elde tutabilmek için hakkı alenen bozmaktan, iftira atmaktan, tuzak kurmaktan çekinmezler.

Konudan uzaklaşmadan Servet’i izlemeye devam edelim. Daha öncede dediğimiz gibi Servet, fikirlerinde samimidir ve onları duyurmaya niyetlidir ama planlı ve tedbirli değildir. Calvin’in kendisini öldürmeyi istediğini bildiği halde Cenevre’ye gizlice gider. Bununla da yetinmez, tam bir deli cesareti ile Calvin’in vaaz verdiği kiliseye gidip onu dinler. Calvin bunu fark eder ve onu tutuklatır. İlginç bir şekilde av, avcının eline kendiliğinden düşer. Servet, zindandaki kötü şartlara, ağır işkencelere rağmen davasından vazgeçmez, Calvin’in yüzüne hak bildiklerini haykırmaktan geri durmaz. Ve nihayet kazığa bağlanıp ateşte ağır ağır kızartılarak öldürülür.

Peki Servet’in bu hazin öyküsünden bize düşen ne olmalıdır? Öncelikle şunu beyan etmek gerekir ki Servet’in hak bildikleri uğruna her türlü sıkıntıya katlanması, çile çekmesi ve kızartılacağı ateşi gördüğü halde inancından taviz vermemesi bu hayat hikayesinden elde edeceğimiz müsbet bir ders olarak zihnimizde yer etmelidir.

Fakat Servet’in samimi ama plansız, programsız, sadece heyecana dayanan ihlasının, eylemlerinin koca bir hakikati savunmasız, temsilcisiz ve yalnız bırakacağı gerçeğini görmemiz gerekmektedir. Bu yüzden “doğru konuşmak gerekir fakat her doğruyu her yerde konuşmamak gerekir” denmektedir. Zaten takiyye de bu yüzden vardır. Canınız korumak için değil, o canın hakikate hizmet edebilmesi ve hakikati ayakta tutabilmesi için vardır.

Her fikrin, her düşüncenin bir plana, programa ihtiyacı vardır. Plansız, programsız atılacak adımlar, sadece o adımları atanı değil, onun temsil ettiği hakkı da zora düşürecek, belki de başarılı olacak bir hareketi başarısız olmaya mahkum edecektir. İhlas ve samimiyet elbette ki çok mühim hasletlerdir. Ama, bu hasletler başına buyruk şahıslarda neşv-u nema bulduğunda fayda değil zarara sebep olabilmekte, hareketin erkenden ifşa olmasına veya gücünü tüketmesine, ya da yanlış anlaşılmasına vesile olmaktadır.

Tıpkı ayının dostluğuyla ilgili hikayede olduğu gibi. Malumunuzdur ki bu hikayede bir avcı ayının birini yakalandığı tuzaktan kurtarır. Ayı, avcıya minnet duyduğu için onun etrafında dönmeye başlar. Bir gün avcı, bir ağacın gölgesinde uyurken sineğin biri onu rahatsız etmeye başlar. Ayı, sineği eliyle kovar. Fakat sinek avcının başında dönmeye devam eder. Bunun üzerine ayı kocaman bir taşı alır ve sinek avcının kafasına konduğunda ona atar. Sonuç ortadadır. Avcı, ayının samimiyetinin kurbanı olmuştur.

Bunun dışında Servet’in aşırı “hüsn-ü zannı”da bir hareket adamında olmaması gereken hasletlerden biridir. Zira Servet, Protestan öncülerinin kendisini kafir ilan ettiklerini bildiği halde Calvin’e de mektup yazıp onu ikna edebileceğini düşünecek kadar hüsnü zanna ve saflığa sahiptir. Oysa “zulmün hükmettiği yerde hüsn-ü zan değil, su-i zan farzdır.” Basiret de bu yüzden önemlidir. Düşmanı tanımayanın dosta hizmet edebilmesi mümkün değildir. Hatta böyle biri dostu, düşmanla ilişki kurmaya zorlayabilir. Düşmana, dosta zarar verecek kozlar sunabilir. 

Ayrıca halka değil de batılın önderlerine fikirlerini sunmak, onlardan destek beklemek, onların bütün o zulümlerini bırakıp hakkı kabulleneceklerini ümit etmek de ayrı garabettir. Nitekim Servet, enerjisini, hak bildiklerinin düşmanı olduğunu bildiklerine harcayacağına halka ulaşmak için harcasaydı, kibir, inat, tuğyan ve zulmün önderlerinden medet umacağına, halka müracaat etseydi belki de sonuç değişecekti. Ama Servet, bizatihi “yanlış” diye nitelendirdiği düşünceleri kurumsallaştıranlara yaklaşarak, fikir adamı olsa da bu basiretsizliğiyle, aşırı iyimserliğiyle ve kontrolsüz cesaretiyle mücadele adamı olmadığını göstermiş oldu.

O halde bizler de yukarıdaki hikayenin kahramanı olan o ayı gibi (veya Servet gibi) hakka “samimiyetimizle” darbe vurmak istemiyorsak, plan ve program ehli, basiretli ve zamanın gerektirdiği uyanıklığa sahip olmalıyız. Zaten velayete tabi olmanın manası da budur. Bizler samimiyetimiz ölçüsünde velayete tabi olduğumuz, o makamın direktiflerine uyduğumuz, ona bir şey öğretmeyip, ondan ne ileri ne de geri gittiğimiz zaman, inandığımız hakikatin zaferine hizmet etmiş oluruz. Aksi takdirde “tevvabin” olmaktan öteye gidemeyiz ki onlar çağrıldıklarında gitmemekle ve  “durun” denildiğinde durmamakla iki defa yanlış yapmışlardır. Ve bu yanlışları mektebin darbe yemesine neden olmuştur. 

Unutmamalıyız ki hayat, belli bir plan ve program doğrultusunda yaratılmıştır. Öyleyse o hayatı yaşayanların plansız, programsız, hedefsiz ve basiretsiz nefes almaları dahi abesle iştigaldir.

siyasetmektebi.com

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 
Başa dön tuşu
Kapalı