Kitap AnaliziSon Yazılar

CASTELLIO CALVIN’E KARŞI -1-

CALVIN (TEORİDE İBN-İ TEYMİYYE, PRATİKTE...O'DUR O...)

Stefan Zweig, daha önce “Mecburiyet” başlıklı öyküsünü analiz ettiğimiz ve orada da bahsettiğimiz gibi siyonist olmayan bir yazar olarak, tarihe mal olmuş birçok şahsiyetin biyografisini kendi üslubuyla kaleme almış ve bu yönüyle de geride faydalı eserler bırakmış bir yazardır. Ve bu eserlerinde kendince “insanlığı” savunmaya, zulme karşı isyanı övmeye gayret etmiştir. Bu gayretinin en belirgin işaretleri ise bugün analizine başlayacağımız ve Calvin, Castellio ve Miguel Servet gibi şahsiyetlerin tavır ve davranışlarını yorumlayarak bugüne ışık tutmaya çalışacağımız, İletişim Yayınları’ndan çıkan  “Castellio Calvin’e Karşı ya da Bir Vicdan Zorbalığa Karşı” başlıklı kitabında görülmektedir. Bu kitapta Zweig, açıkça Calvin’i (ki protestanların en meşhur liderlerinden biridir) zorba olarak nitelemiş, O’nun kendisi gibi düşünmeyenlere karşı giriştiği eylemleri insanlık suçu olarak kayda geçirmiştir.

Kitabı bizim açımızdan ilginç kılan ise, yazımızın ileriki bölümlerinde bahsettiğimizde sizin de farkedeceğiniz gibi, o dönemdeki “din”in iktidara ulaşmak için kullanılma biçimi ile, bugün dünyanın bazı coğrafyalarında iktidara ulaşanların kullandıkları tekniklerin birebir aynı olması, “dini güncellemek isteyenlerin” aslında o dini kendi heva ve heveslerine uygun hale getirme çabalarının benzerliği ve kendileriyle mücadele edenlere karşı yaklaşımlarının neredeyse tamamen uyuşuyor olmasıdır. 

Kitabı tek bir yazıda bir bütün olarak incelemektense Calvin, Castellio ve Servet özelinde üç yazıda incelemeyi uygun gördük. Zira bu her üç karakterin bugüne yansıyan ve bugünle örtüşen yanları olduğunu düşünmekteyiz. Hem zorbanın hem de o zorbayla mücadele edenlerin benzerliği ve yöntemlerin aynılığı bizi bu tür bir incelemeye sevk etti. Çünkü bu şekilde sadece Calvin’in değil, O’nunla mücadele eden Servet’in ve Castellio’nun yanlışlarını da ortaya koyma imkanımız olacaktı. Bu karakterler arasında aslında kitabın ana karakterlerinden olmasa da Servet’in fikir ve eylemleri daha çok ilgimizi çekti ki sıra O’na geldiğinde bunun nedenini açıklayacağız. Ama şimdi Calvin’i ele alarak analizimize başlıyoruz.

Calvin, aslında çok tanıdık bir karakterdir. Katolik kilisenin zulmünden bizar olan halkların öfkesinden yararlanan ve onların öfkesini aslında katolik kilisesinden hiç de aşağı kalmayacak zulümlere imza atacak yeni bir kilise kurmak için kullanan Luther’in başlattığı Reform hareketinin en önemli isimlerinden biri olan Calvin, Fransa’dan kaçarak sığındığı Cenevre’de (ki bu sıralarda düşünce ve inanç özgürlüğünü ateşli bir biçimde savunmaktadır), türlü hile ve zorbalıklarla ele geçirdiği iktidarı zulmü için kullanmış, kendisinden başka hiç kimsenin fikrine saygı duymamış, “din” diye kendi “zanlarını” halka dayatmış ve kiliseye rahmet okutacak yeni bir düzen kurmuştur ki bu düzende de tıpkı kilise düzeninde olduğu gibi insanlar asılmış, yakılmış ve farklı düşünenlere veya inananlara her türlü işkence rahatça uygulanabilmiştir.

Bir çok yönüyle Calvin, tıpkı İbn-i Teymiyye gibidir. İşin ilginç yanı fikrinde samimidir. İnsanları zorladığı şeylere kendisi de uymuştur. Fakat fikri her türlü katılığı içinde barındırmakta, farklı fikirleri rahatça tekfir edebilmektedir. Donuk ve doğmatik bir fikre sahiptir. Çevresindeki herkese korku salar. Şekle dayalı disiplini dayatır, tartışmacıdır ve akla önem vermez. Karşıtlarını düşman olarak niteler ve hatta bunlar, kendisinin değil tanrısının düşmanları olurlar. Fikrini en şiddetli saldırılarla ve halkı terörize ederek yaymaktan geri durmaz. Kendisinin dışında hiçbir otoriteyle anlaşamaz. Fikirlerinde en ufak bir yanlışlık olabileceğine ihtimal dahi vermez.

Ve bu yönleriyle İbn-i Teymiye ve onun öğretileriyle çokça benzerlik taşır Calvin ve öğretileri. Kitabı okuyanların zihninde eminiz ki bu benzetmemiz canlanacaktır. Ama tek bir farkı vardır Calvin’in İbn-i Teymiyye’den, o da şudur ki Calvin iktidarı ele geçirmiştir. İbn-i Teymiyye’nin asiliğinden, herkese, her mezhebe, her şahsa uzanan dilinden ve sadece kendisini mümin sayan fikrinden dolayı sürgün ve zindanlarda geçen ömrünün aksine Calvin, fikrini muktedir kılabilmiş ve insanlığa bu tür fikirlerin iktidara geldiğinde ne tür zulümlere imza atabileceğini göstermiştir. Ki İbn-i Teymiyye gibi birinin takipçilerinin de neler yapabileceğini bugün Suriye, Irak vb. memleketlerdeki vahşi grupların eylemlerine bakıp gören herkes zaten anlamıştır.

Az önce de değindiğimiz gibi İbn-i Teymiyye’nin aksine Calvin, fikrini muktedir kılabilmiştir. Bunun altında yatan asıl neden Calvin’in, İbn-i Teymiyye’nin sahip olmadığı bir diğer benzerliğidir ki “o’nun” kim olduğunu kitabı okuyan herkes anlayacaktır. Biz birkaç örnekle bu konuya değinerek konuya açıklık getireceğiz. Mesela kitabın önsözünde de bahsedildiği gibi “Calvin, Cenevre’de iktidarı ele geçirip bir teokratik din devleti sistemi kurduktan sonra, tam manasıyla ‘sözü yasa haline gelen’ bir tirana, diktatöre dönüşüp kendi düşünceleri dışındaki her türlü görüşü sert biçimde bastırır, toplumu kendi belirlediği kalıbın içine hapseder. İnsanların diri diri yakıldığı işkence gördüğü, ‘ahlak polisi’nin denetimi altında evlerin didik didik arandığı, herkesin birbirini ihbar ettiği, son derece baskıcı bir ortam söz konusudur artık.”

Elbette ki bugün ki benzerlerinin teokratik bir devlet vs. dertleri yoktur. Olsa da o teokrasinin ilahı bizatihi kendileridir. Ama “sözü yasa haline gelen”, “tiran” ve “diktatör” benzerlikleri dikkate şayandır. Hele farklı fikirleri suç kabul etme eğilimi, bizatihi bazı coğrafyaların kaderi haline gelmiştir. “Ahlak” polisi olmasa da silahlı güçlerin varlığının yegane gayesi saltanatları ve sarayları korumak olan ülkelerde, hiçbir yaşam garanti altında değildir ve “devletin” (ki o devlet genelde muktedirlere aittir, halka değil) bekası için gayet basit bir şekilde o yaşamlara son verilebilir. Zaten “bir birini ihbar etme” melekesi , dört tarafı “öcülerle” çevrili ülkelerde, “birlik ve beraberliğe en fazla muhtaç olunduğu dönemlerde” en temel vatandaşlık görevidir.

Calvin’in Cenevre’sinde şehrin bütün makam, mevki ve güçleri, meclis, kilise yönetimi, üniversite ve mahkemeler, maliye, okullar, kolluk kuvvetleri, yazılanlar, söyleneler ve hatta fısıltılar dahi O’na aittir. Ve en ufak bir itiraz, sürgün ve odunlar üzerinde yakılmayla cezalandırılır. Artık Cenevre’de tek bir hakikat geçerlidir ve o hakikatin “peygamberi” Calvin’dir. Bütün bunlar Zweig’in anlatımlarının kısa bir özetidir. Fakat bugüne ayna tutmaktadır.

Öyle memleketler vardır ki, sanki bütün makam ve mevkilerdekilere iktidar sahibi klonlanmış, muhalif veya taraftar bütün herkes meclisinde ona tapınmakta, ona hizmet etmektedir. Din, elinde oyuncak olmuş, haramlar helal kılınmış, “dinde reform” yapılmıştır. Maliye, hısım akrabanın geçim kaynağı haline gelmiştir. Kolluk kuvvetleri, akledemeyen ve saldırmaya şartlanmış robotlarla doldurulmuş, yazanlar, çizenler ikballeri için yağcılıkta uzmanlaşmıştır. “Ananı da al git”ten tutun da “ölmek onların kaderinde var”a kadar her türlü cümle, adeta vahiy gibi sahiplenilmiş, “milletin namusuna küfredenler” muktedirlerin uşağı oldukları için ödüllendirilirken, hak, hukuk derdine düşenler “çapulcu” veya terörist diye yaftalanmıştır. Anlayacağınız Zweig’in bahsettiği Calvin ölmüş olsa da bugünün  “Calvinleri kıtalar dolaşmaktadır.” 

Elbette ki Calvin bu güce öyle hemen kavuşmamıştır. Şiir okumamış olsa da fikirlerinden dolayı sürgün yemiş olmasını iyi bir mazlumiyet gerekçesi olarak kullanmış, katolik kilisesinin zulmünden (muhtemelen bir Şubat soğuğunda pik yapan bu zulümden) gına gelen halkı, kilisenin bir mağduru olarak avucunun içine aldıktan sonra, yine o kilisenin yeniden iktidara gelebileceğiyle korkutup istediği gibi ezeceği kıvama getirmiştir. Aslında, Calvin, iktidarını (o Şubat soğuğunda zuhur eden) katolik kilisesinin zulmüne borçludur. Ve o zulüm, aslında yeni zulümlerin kapısını aralamak için tasarlanmış gibidir. 

Bunun dışında Calvin’e Cenevre’de iktidarı sunan dönemin “soylu”larından Farrel denen biri daha vardır ki bu şahıs gençlik örgütleri kurup kürsüleri zaptetmeden tutun da, başkalarının konuşmalarına fırsat vermeme, manastırları zorla ele geçirme, ve kendilerine ait olmayan dinsel tasvirleri söküp atmaya kadar bütün eylemlerin mimarıdır. Yani anlayacağınız “kaosun, kargaşanın ve terörün mimarı” olarak Calvin’e bolca hizmet etmiştir ve O’nun iktidarının en önemli dayanaklarından biridir. Hatta Calvin, daha iktidarını herkesin kabul etmediği bir dönemde Cenevre’den sürgün edilince, şehri saran kaosun kaynağı da muhtemelen bu “soylu”dur. Zaten şehir bu dönemden sonra Calvin’in o katı disiplinine muhtaç olduğunu düşünüp, O’nun bütün nazlanmalarına(!) rağmen O’nu şehre çağırıp biat etmiştir. 

Ve tabidir ki artık tek bir itiraza tahammül kalmamıştır. İtiraz edenlere Calvin, çok rahat hakaret etmekte, mesela “İsrail dölü” diyebilmektedir. Veya daha önce dost gibi göründüklerini sonradan düşman ve terörist ilan edip, işkence edebilmekte ve odun yığınları üzerinde kısık ateşte (şaka değildir) pişirebilmektedir. Anlayacağınız Calvin’in “şahsı” Cenevre’de, bizatihi ilah, peygamber, meclis, vali, kaymakam ve hatta “muhtar” olmuştur.

Fakat şunu da belirtelim ki başta söylediğimiz gibi Calvin, fikrinde samimidir. Yani zulmetmeyi, fikrinin bir gereği olarak, insanları kurtuluşa erdireceğine inanarak sahiplenmiştir. İnsanlara zulmederken kendisi saraylarda yaşamamış, göstermelik ibadetlerle değil gerçekte kendisine eza veren ibadetlerle uğraşmış, servet biriktirmemiş, hısım akrabasını makam ve mevkilere getirmemiş (fakat oradakileri kendisine benzetmiştir), halk açken kendisi tok olmamış, altın varaklı koltuklara oturmamış, altın musluklardan su içmemiş, fasıllarda bilmem ne meyvesinin suyunu içmemiştir. Binlerce korumayla dolaşmamış, en “pahalı atlara” binmemiştir. Bu noktada geçmişin Calvin’i bugünün Calvinlerinden daha evladır ya da boynuz kulağı geçmiştir.

Velhasıl bu anlattıklarımız, bugün bu dünyada yaşayan sizlere çok tanıdık geldiyse, biliniz ki bunlar sadece devede kulak misali örneklerdir. Ve yine biliniz ki Calvin’lere fırsat vermemek, zulmün her rengine isyan ile mümkündür. Her kim olursa olsun, her kimden gelirse gelsin ve her kime ulaşırsa ulaşsın zulme isyan edilen bir dünyada hiçbir Calvin, muktedir olacak gücü bulamayacaktır. Calvin’lere karşı mücadele edenlere, hangi din, dil, ırk veya mezhepten olurlarsa olsunlar destek verildiği takdirde, tiranlıklar bir bir çökecektir. Calvin, batılın peygamberidir. Hakkın temsilcilerinin tanındığı, bilindiği bir dünyada Calvinler zayi olacaktır. Geçmişteki tiranların geçmişte kalması gibi bugünün tiranlarının geçmişe gömülmesi de yakındır.

Yeter ki sabırla isyana devam edelim, hakkı tanıyıp haklıya destek olalım. Gerisi geceden sonraki sabahtır…

siyasetmektebi.com

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 
Başa dön tuşu
Kapalı