Gündem AnalizSon Yazılar

BİR İNKILAP DÜNYAYA BEDELDİR…

nükleer müzakere

Malumunuz bugünlerin en önemli gündemi batıl cephesinin, değişik coğrafyalarda hak cephesine yönelik saldırılarından daha ziyade, İran İslam İnkılabı’nın büyüklüğünü deklare etmek zorunda kaldığı nükleer anlaşma mevzusudur. Her ne kadar ortada henüz resmileşmiş bir anlaşma olmamasına ve bu anlaşma metninin yazılması için 3 aylık bir süre bulunmasına rağmen, tarafların üzerinde mütabakata vardığı maddeler bile batılın örümcek ağından daha zayıf olan yuvasının, yeryüzünü batıldan temizlemek için ilahi bir nimet olarak gönderilen İslam İnkılabı tarafından gerçekleştirilmeye başlanan “bahar” temizliğiyle birlikte yerle yeksan olduğunun en açık delilidir. Bunun için aslında onlarca analize ve makaleye ihtiyaç bırakmayan ve müzakereler sonrasında İslam İnkılabı heyeti ile büyük şeytanın temsilcilerinin hali pür melalini ortaya koyan resimlere bakmak yeterlidir. Bir taraf hakkın onurlu ve izzetli duruşunun mükafatı olan huzuru yaşarken, diğer taraf hak karşısında yok olması kesin olan batılın geldiği noktayı izah edercesine çökmüş ve umutsuzluk girdabına düşmüş bir şekilde görüntülenmiştir.

Bu resimler zaferin işaretidir. Ama kafirlerin yenilgisinden en çok etkilenen münafıkların ve onların satılmış kalemlerinin, kendi saflarının morallerini düzeltmek için ve hakkı batılla karıştırmak için yoğun çaba sarfetmesi ve bahsi geçen resimlerdeki hakikati gizlemeye çalışması da dikkatlerden kaçmamaktadır. Bu münafık çehrelerin oluşturmaya çalıştığı izlenim, İslam İnkılabının batılın gücünü kabul ettiği ve batılla anlaşmak zorunda kaldığı izlenimidir. Bundan amaçları ise gönüllerde taht kuran, küfre karşı gayet şedid, mazluma karşı ise şefkatli olan İslam İnkılabının sevgisini, halkların gönlünden silip atmak, hiç olmazsa o sevginin derecesini düşürmek, halkların İnkılaba olan güvenini sarsmak ve böylece yegane ümitleri olan İnkılabı da o halkların elinden alıp ümitsizliğe düçar etmektir ki böyle bir ümitsizliğe düşen halkların zulme karşı yumruk olması gereken kolları çaresizlikten iki yanlarına düşecektir. Küfrün, gücünü kabul etmek zorunda kaldığı İslam İnkılabı gerçeğine karşı bu kadar alçakça bir saldırı kafirlerden aşağı olan münafıkların tıynetine çokça yakışmaktadır ve nifak, ıslah olmazlığını bir kez daha ortaya koymaktadır.

Bu mütabakata yönelik itirazların en başında, İslam İnkılabının, var oluş amacı olan batılla savaşma hakikatine rağmen batılla neden anlaşmaya çalıştığı tarzındaki serzeniş gelmektedir. Serzeniş diyoruz çünkü bu itirazı hakkın hakikatine tam olarak vakıf olamamış samimi ama bir o kadar da saf olan müslüman kardeşlerimizden ve süfyaninin elinde bulundurduğu kaynaklardan dünya ile ilgili haberler alıp dünyaya bakışlarını şekillendiren mazlum halkımızdan duyuyoruz. Yoksa nifağı hücrelerine kadar yedikleri haram ile işletmiş olanların itirazının kaynağının ne olduğunu çok iyi biliyoruz. Bu noktada hemen şunu belirtmemiz gerekir ki İslam İnkılabı batıl cephesiyle ve onun temsilcileri ile herhangi bir anlaşma için çaba göstermemiştir. Yani durduk yere büyük şeytana, “gel seninle anlaşalım” dememiştir. Aksine batıl cephesi, İslam inkılabının sürekli yükselen gücüne karşı aldığı bütün tedbirlerin boşa gittiğini görünce İnkılabın kapısını çalmış ve onunla anlaşma isteğini deklare etmiştir. Yoksa İslam İnkılabı kendi programı doğrultusunda nükleer enerji de dahil olmak üzere çalışmalarına devam etmektedir.

Peki neden İslam İnkılabı ihtiyacı olmadığı halde anlaşma masasına oturdu? Birincisi, İslam İnkılabı devlet olması hasebiyle devletlerarası hukuka uygun olarak diğer devletler ile anlaşabilecek bir güçtür ve hak cephesinin çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapma hakkına sahiptir ve yetkilidir. İkincisi, İslam İnkılabı bu şekilde kendine ait olan nükleer enerji üretme hakkını batıl cephesine kabul ettirmiştir ve bu bile başlı başına bir zaferdir. Üçüncüsü, İslam İnkılabı bu anlaşma ile, özellikle batılın hükmettiği topraklarda haktan mahrum kalmış olan ve hak kendilerine canavarmış gibi tanıtılan mazlumlara, hakkın barış taraftarı olduğunu, hak cephesinin kimsenin toprağında gözü olmadığını, saldırganlığın batıl cephesinin özelliği olduğunu ve makul olanlarla dialog kurabileceğini izah etmiştir. Dördüncüsü, İnkılap, bu müzakerelerle hak cephesinin gücünü göstermiş, sürekli aşağılanan ve hiçbir güçleri olmadığı kanısına kapılan mazlumların, kendilerine güvenmelerini ve hakka sarıldıkları zaman dünyanın tüm süper güçlerini dize getirebileceklerini ispat etmiştir.

Elbette bu maddeler daha da uzatılabilir zira bu zafer öyle basit bir zafer değildir. Bükülmeyen elini öpülmek üzere batılın en önde gelenlerine uzatan İslam İnkılabı, birleşik batıl cephesinin tümünden daha güçlü olduğunu, bu müzakere sürecinde kendisine yapılan savaş, ambargo vb. tehditlere aldırış etmeden hakkını dimdik durup savunarak ortaya koymuş, geri adım atmadığı gibi batıla onlarca geri adım attırmıştır ki eğer batıl bu anlaşmayı bozarsa İslam İnkılabı yine yoluna önceden olduğu gibi devam edeceğini açıklamıştır. Ayrıca bu anlaşmanın, batılı veya onun büyük şeytanını kabul etme ve onunla ilişkiler kurma anlamına gelmediğini de yine bütün izzeti ile beyan etmiştir. Zaten nükleer silah üretmek gibi bir derdi olmayan İslam İnkılabı 5-10 yıl kendine yetecek uranyumu zenginleştirdiği için batılın “sadece yüzde bilmem kaç zenginleştirme yapabilirsin” türünden isteğine karşılık, ambargoların kaldırılmasından tutunda bloke edilmiş milyarlarca dolarını geri almaya kadar birçok kazanımı elde etmeyi başarmıştır.

O halde münafıklar böyle bir zaferi nasıl hezimet gibi göstermektedirler? Kendileri büyük şeytanın ve siyonizmin uşağı olan ve büyük şeytanın bütün planlarını bu coğrafyada uygulamayı kendileri için şeref sayan münafıklar, nefes aldırabilmek için bütün İslam topraklarını karıştırıp milyonlarca mazlumun kanını döktükleri siyonizmin bekası için, halkları İslam İnkılabından uzaklaştırma ve hak cephesini başsız bırakma amacıyla, İslam İnkılabının da büyük şeytan ve siyonizmle anlaştığını vurgulamaya çalışmakta ve şüphe tohumlarını gönüllere ekmek için uğraşmaktalar. Oysa basit bir mantıkla tüm çabalar boşa çıkacaktır o da şudur ki, eğer İslam İnkılabı bu münafıkların dediği gibi batıl cephesinin gücünü kabul edip haktan sapmışsa ve batıla kaymışsa, bu münafıkların İslam İnkılabına artık kin kusmaması ve onu allayıp pullaması gerekmektedir. Hiçbir cephede İslam İnkılabı ile karşı karşıya gelmemeleri ve İslam İnkılabını düşman olarak tanıtmamaları bugünkü nifaklarının gereğidir. Çünkü eğer söyledikleri doğruysa İslam İnkılabı ile artık aynı safta bulunmaktadırlar. Öyleyse eleştirilecek bir durum kalmamaktadır. Ama durum bunun tersidir ve bu münafıklar sürekli olarak İslam İnkılabını kendi saflarına geçtiği(!) için eleştirmektedirler. Burada şöyle bir sonuçta ortaya çıkmaktadır ki bu münafıklar siyonizmle ve büyük şeytanla yapılan bir anlaşmayı sapma olarak lanse ettiklerine göre, kendi konumlarını da izah etmiş bulunmaktadırlar.

Ama gerçek şu ki Resulullah’ın (s.a.a.) arap yarımadasında gerçekleştirdiği İslam İnkılabının dünyanın tümündeki yansıması olan İran İslam İnkılabı, Resulullah’ın (s.a.a.) kurduğu devletin yaşadığı tüm süreçleri yaşamakta, O’nun (s.a.a.) soyunun idaresinde yine O’nun (s.a.a.) kazandığı zaferleri cihan şümul bir şekilde kazanmaktadır. Bedir, Uhud ve Hendek’i çeşitli süreçlerle geride bırakan ve “ümmet için yenilgiler çağı kapanmıştır” ilkesi gereği artık her cephede zaferlere koşan İslam İnkılabı, bu anlaşma ile Hudeybiye anlaşmasını da günümüzde tekrarlamıştır ve kimi çevrelerce şer gibi gösterilse de hayır olduğu her halinden belli olan bu anlaşma ile Hayber’in ve Mekke’nin fethinin önündeki aşamalarda İslam İnkılabı tarafından kat edilmiştir. Bize düşen “sen peygamber değil misin?” sorusunu sormak değil, “ben bu yatağa yatarsam sen kurtulacak mısın?” sorusunun sahibi gibi teslimiyet arzetmektir.

İnkılabın başında bulunan İmam’a koşulsuz itaat, rıdvan biati gerektiği dönemde O’nun kalkıp kurban kesmesini beklemeden kendimizi O’nun yoluna kurban etme bilincini gerektirmektedir. Bu nurun idaresine yenilgi yoktur. Aceleci olmamak ve hakkın zamanı geldiğinde neşv-u nema bulacağını bilmek elzemdir. Düşmanlar “kiminle savaştıklarını bilmeseler de”, bizler kimin safında olduğumuzu çok iyi biliyoruz. O halde yakında Kudüs’ün ve Mekke’nin fethine hazırlanmamız gerekmektedir. Çünkü bu düşman, içindeki kibir ve fitne gereği bu anlaşmaya da uymayacak ve topyekün yok olma sürecine girecektir.

siyasetmektebi.com

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 
Başa dön tuşu
Kapalı