Hasbihal

BİLMEK…

bilmek

Bilgisizliğin hüküm sürdüğü yerlerde bilinç başlı başına bir suçtur. Çünkü bilgisizliğin çorak ve verimsiz arzında taht kurmuş cehaletin sultanları, bilincin ve bu bilinçle hareket eden kitlelerin, kendi tahtlarını sarsacaklarını, ürettikleri o yapmacık suni karanlıklara mum olup ışık sunacaklarını ve bunu yaparken de yanmaktan, erimekten korkmayacaklarını çok iyi bilirler.

Bilirler ki cehaletin sultası geçicidir ve depremde, ama bir bilinçlenme, öğrenme, öğretme depreminde ilk yıkılacak evlerden biridir. Bilirler ki bilinç kardelendir, berfindir. Beyaz ve güzel görünse de cehaletin o soğuk, o acımasız, o yeryüzünü örten zemherisinin bittiğini ve özlenen, beklenen, serin esintisiyle ölü ruhları dirilten, her şey bitti derken hiçbir şeyin bitmediğini ispatlayan, en katı kalplere, en gamlı yüreklere bile süruru, sevinci muştulayan baharı müjdeler.

Bu yüzden bilinç suçtur cehaletin arzında. Ve bilen suçludur cahil olanın gözünde.

Bilinç cesarettir, korkmanın gerekli olduğu yanlışlar ülkesinde. Ve bilen en büyük düşmandır cehalet düzeninde.

Hal böyle olunca her babayiğidin harcı değildir bilebilmek ve bunun ötesinde bildiğini ifade edebilmek. Yaban otları arasında gül kalabilmek, gül kokabilmek leş kokanlara inat, baykuşların ve kargaların ortasında bülbül olup şakıyabilmek bütün bildiklerini âleme.

Bilmek soylu ve onurlu bir eylemdir. Ve “onur sadece insan türünde bulunur.” O halde insan olmanın ve insan olduğunu hissetmenin de en büyük kriteridir bilmek, bilmek için öğrenmek, öğrenmek için okumak, yaşamak, yorumlamak, tüm hücreleri ile hayatı duyumsayabilmek.

Oysa ne kadar azdır bilenlerin sayısı şu koca yeryüzünde. Ne kadar az insan vardır kalabalıklar ve yığınlar içerisinde bilir misiniz? “Her olanla her söylenenle ilgili hep bildiğim, söyleyeceğim bir şeyler oluyorsa bu her şeyi bildiğimden değil, çevremde hiç kimsenin bir şey bilmemesindendir. Bu yüzden çok göze batıyorum” diye ifade ediyor ah-u zarını Ali Şeriati. Gerçekten de öyle değil mi? “A” yı bilmeyenlere “Z” den bahsedince suçlu sayılmıyor mu “bilenler” bu dünyada? Marjinal, tekdüze, uç, sınır olarak görülmüyorlar mı?

Budha’nın deyimiyle “sular ülkesinde ada olma”nın zorluğunu yaşıyor, bilmenin ağır yükü altına girenler. Ama bunun yanı sıra insan olmanın, onurlu olmanın üstünlüğünü taşıyorlar ruhlarında. Ve buyruk “hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” diyerek tasdik ediyor en yüce makamın dilinden.

Sıradan olmak, çaba gerektirmeyen, enerji sarf etmenize, gözlerinizi yormanıza, zihninizi kullanmanıza ihtiyaç duymayan bir eylemdir. Nasıl ki durmak için ilerlemek gerekmiyorsa, sıradan olmak, bilmemek, bilinçsiz olmak için de uğraşmak gerekmiyor. Böyle olunca da başkalarından, yığınlardan farklı bir yapıya sahip olmak imkânsızlaşıyor. Bundan dolayı da hiçbir özelliği olmayan yiyen, içen, gören, duyan bir canlı olarak yeryüzünde yer işgal edilmiş olunuyor. Ve aranma , istenme, beklenme özelliğinden soyutlanılıyor.

Peki ya “bilen”ler için durum aynı mı? Asla. “Bilen” insan karanlıkta aranan ışıktır, soğukta aranan ısı, çölde arana su, tarlada beklenen yağmur, esarette beklenen özgürlük ve kimsesizler için kimse, yurtsuzlar için yurttur. Böyle biri olmak, böyle bir yaşamı tercih etmek, insanı insanlığa yükseltir. En azından böyleleri ile dost olmak, bizi cehaletin ateşinden bilgeliğin ferahlığına ulaştırır.

“Bilmediğini bilmeyenden uzaklaş
Bilmediğini bilene öğret
Bildiğini bilmeyene hatırlat
Bildiğini bilenle dost ol.”

siyasetmektebi.com

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 

Göz Atın

Kapalı
Başa dön tuşu
Kapalı