Kitap AnaliziSon Yazılar

BİLİNÇ VE EŞEKLEŞTİRME…

İçinde, Nemrut’u yakmaya hazır devasa bir ateş, sihirbazları imana getirecek bir asa ve Firavun’u boğmak için coşup duran bir nehir barındıran ve tüm bu coşkunluğunu, iman ettiği hakikati dile getirmek için hiç çekinmeden konuşmalarında, kitaplarında ve bütün hayatını kapsayan mücadelesinde ortaya koyan, “aydın” kelimesinin gerçek manada tefsirini yaşamıyla icra eden ve anlattıklarına iman ettiğini şehadetiyle ispatlayan Şehid Ali Şeriati‘nin r.a., dakik bir tespitle beyan ettiği “eşekleştirme” mevzusunu, Şehidin, Türkçe’ye “Bilinç ve Eşekleştirme” başlığıyla çevrilen ve Fecr Yayınevi’nden 2015 yılında 2. Baskı olarak çıkartılan kitabını ele alarak analiz edeceğiz.

Kitap 78 sayfalık küçük bir kitap olmasına rağmen bugün temel olarak yaşadığımız sorunu ele aldığından dolayı çok daha büyük hacimli incelemeyi ve analizi hak etmektedir. Aslına bakılırsa bizim 8 yıldır bu sayfalarda yüzlerce yazıyla anlatmaya çalıştıklarımızın özetini barındırmakta ve bizim açımızdan, anlaşıldığı takdirde zalimler tarafından özellikle yayılmaya çalışılan puslu havanın ve zulmün yüzüne her devirde taktığı çeşitli maskelerin ve küfrün örtüsünün ortadan kalkmasına vesile olacak hakikatleri temsil etmektedir.

Kitaba geçecek olursak Şehid, ilk olarak kitapta bilgi ile bilinci birbirinden ayırmış, tıpkı İmam’ın “Avam ve Havas” tanımlamasında olduğu gibi “alim olmak ama cahil kalmak tehlikesini” dile getirmiştir. “Bilincin yani kendini bilmenin, felsefe, endüstri ilmi ve teknik bilgiden çok daha üstün olduğunu, bunların bilgi olduğunu, bilinç olmadığını” beyan etmiştir ki hakikaten varlığına ve var oluşuna anlam kazandırmak isteyen insanın en temel gereksinimi kendini bilme gereksinimidir. Çünkü “kendini bilen Rabbini bilir” ve Rabbini bilen için çözülmeyecek herhangi bir meşakkat ve aşılmayacak herhangi bir yokuş yoktur. Kendini bilen, ihtiyaçlarını, eksikliklerini, meziyetlerini kavrayan ve yaratılışının esrarını Rabbini tanıyarak çözen kişinin elde ettiği bilgiler bilince dönüşür ve bu bilinç, onun özünü korumasını, gerçeğe ulaşmasını ve o gerçeği savunmak için mücadele alanında koşabilmesini sağlar.

Aksi takdirde elde edilen bütün bilgiler sırtta taşınan yükler gibidir. Kur’an da buyrulduğu gibi “kitap yüklü merkep olmaktan” başka hiçbir işe yaramazlar, “çok az bir pahaya” anında satılabilirler. Bu bilgiler, insanın bedeni ihtiyaçlarını karşılamaya yetebilir ama onu insan kılmaya asla yeterli olamazlar. Hatta bu bilgiler asla insanı özgürleştirmez aksine, onu sürekli olarak dünyanın kulluğuna ve gücü elinde bulunduranların uşaklığına iterler. Bir eşek gibi çokça çalışıp sahiplerinin işlerini görmeyi dava edinmesini sağlarlar ama ellerine bir tutam arpadan başka bir şey geçmez. Dolap beygiri gibi oldukları yerde sürekli olarak dönerler, sorsanız sürekli bir çaba halindedirler ve çokça çalışırlar ama yine bir arpa boyu kadar yol alamazlar. Ve daha kötüsü ise bunun farkına bile varamazlar. 

Oysa bilinç “tanımayı” içerir. İnsanın kendisini, zamanını, dostunu, düşmanını, varlığını, amacını, hedefini tanımasını sağlar. Ve böylece özgürleştirir onu. Muzaffer kılar. Şehid, bunu “Peygamberler ne filozof, ne teknisyen, ne edebiyatçı, ne şair, ne estetikçi ne de sanatçı idiler. Avam içinden çıkmış birer ümmi idiler. Ama zamanın bilincine sahiptiler. Bunun için de her filozoftan, her düşünür, bilgin, yazar  ve edebiyatçıdan daha çok ve daha iyi tarihin seyrini belirlediler, harekete geçirdiler, medeniyet kurdular ve toplumların kaderini değiştirdiler” diye dile getirir. Çünkü bilinç, bilgiden farklı olarak anlayışı ve kavrayışı da içerir. Ezberden ötesine geçirir insanı ve ektiği harmanı biçmeyi, biçtiğinden de yeni ürünler oluşturmayı öğretir. Bilgi, elde bulunan malzemedir. Bilinç ise bu malzemeyi bir araya getirip ürün ortaya çıkaran kavrayış ve anlayıştır ve salt bilgiden daha değerlidir.

Şehid, bu noktada “dünyada ne, ne ile savaşıyor” diye soruyor ve “ilim, düşünce ile savaşıyor” diye de cevaplandırıyor. Yeryüzünü ele geçirmek isteyen zalimlerin araç olarak ilmi kullandıkları ve iman, ideoloji ve düşünceyi hedef aldıklarını beyan ediyor ki hakikaten günümüzün “özgür(!) dünyası”, ilmi zindanlarında mahpus kılan zalimlerin isteklerini yerine getirmek için çalışan, üreten, yeni keşiflerde bulunan ve dudaklarına çalınan bir parmak bala kanarak “bilim insanı” ünvanını göğüslerini gere gere taşıyan nicelerinin dolaylı zulmünden dolayı açlık, yokluk, yoksulluk çeken, katliamlara ve sömürülere düçar olan insanlarla dolup taşmaktadır. 

İşte zalimler kendileri açısından “cennet” olan böyle bir dünyanın devamı sağlayabilmek için insanları “bilinçten” yoksun bırakmaya, onları Şehidin deyimiyle “eşekleştirmeye” çalışmaktadırlar ki saltanatları ayakta kalabilsin, itibarlarına(!) zeval gelmesin. Bu eşekleştirmeyi sağlamak içinse insanların asıl sorunu görmelerini engelleyecek, onları asıl hedeften ve insanlıklarından uzaklaştıracak yeni sorunlar ve hedefler inşa etmekten, yeryüzünü görmelerini engellemek için “gökyüzüne bakmalarını” tavsiye etmekten bir an bile geri durmamaktadırlar. Dünyanın “uydusu” olan Ay’ı gösterip dünyayı gizleyebilmek için, insanları kendi “uyduları” haline getirmek, kendi çevrelerinde dönmelerini sağlamaya çalışmak bu tip çabaların ürünü olarak insanlara sunulmaktadır. 

Şehid “Her plan, her konuşma, her davet, her mutluluk, her lezzet, her ilerleme -dikkat edin her ilerleme- ve insani bilinç ve sosyal bilinç yolunda bizim için ortaya konmamış olan her güç, medeniyet ve kültür, zihinleri insanlıktan ve bağımsız yaşamaktan uzaklaştırmak ve eşekleştirmektir” diyerek yukarıda bahsettiğimiz hakikatleri dile getirmektedir. Ve “eşekleştirme geçmişte yalnızca eşekleştirenlerin deha, zevk ve tecrübelerinden ibaretken bugün ilim de ona destek vermektedir” cümlesini kurarak, ilmin, hizmet ettiği safın kölesi olduğunu beyan etmektedir.

Şehid, insanı asıl hedefinden ayrı koyan her eylemin, her düşüncenin, her çağrının eşekleştirmenin bir parçası olduğunu “eğer sahnede değilsen istediğin yerde ol. İster içki sofrasında oturmuş ol, ister namaza durmuş ol; ikisi de birdir” sözüyle beyan etmekte, ibadetlerin dahi insanı eşekleştirme özelliğini dile getirmektedir. Bu düşüncesini de “bir evde yangın varken seni namaza ve Allah’a dua etmeye çağıran kimsenin daveti haince bir davettir” diyerek ortaya koymaktadır.

Bugün, zulmün, küfrün, nifağın elinde bulunan bütün medya kanallarında sarıklı, sarıksız, cübbeli, cübbesiz bir çok ağzı iyi laf yapan münafığın, açları, yoksulları, kimsesizleri ve mazlumları sürekli olarak namaza, duaya, ibadete, şükre, sabra, itaate ve rızaya davet etmesinin yegane sebebi de işte Şehid’in bahsettiği o ihaneti gerçekleştirmek ve kapısında bağlı oldukları saltanatların devamını sağlamaya çalışmaktır. Öyleyse yeryüzü yangın yerine dönmüşken, insanlara cenneti anlatıp ona kavuşmanın yolunun bu dünyayı zalimlere bırakmaktan geçtiğini ima eden herkes haindir, münafıktır, düşmandır. Allah c.c. isyanı olmayan imanı kabul etmeyecektir ve insanı zulümden ve zulme olan meylinden sorguya çekecektir. Hem Allah’ı c.c. sevdiğini söyleyip hem de O’na c.c. düşman olanların hükmettiği bir dünyada meydanları değil de camileri dolduranların öteki dünyada dolduracakları yer cennet değil cehennem olacaktır.

Şehid eşekleştirme için kullanılan yöntemleri sayarken medeniyetten, tutun da özgürlüğe ve ilme kadar birçok kavramı saymış ve tüm bunların bilincin kontrolünde olmamaları halinde eşekleştirmenin aracı haline geleceğini dile getirmiştir. Ve bu küçük kitap bu konuda birçok örnekle doludur. Ama bizim en çok dikkatimizi çeken örnek Şehid’in İbn-i Sina örneğidir. Evet, İbn-i Sina’da Şehid’in tabiri caizse radarından kaçamamış ve haklı olarak oklarına hedef olmuştur. Şehid İbn-i Sina’yı “gençliğinde büyük bir dehaya sahip olan ve dünyayı hayran bırakan adam, hakan hazretlerinin dolma kalemi oluveriyor” diye eleştirmektedir. Ve hedefsizliğin O’nu bu hale getirdiğini belirtiyor. 

Bu nokta üzerinde çokça düşünmek gerekir. Gerçekten de İbn-i Sina gibi asırlara mührünü vurmuş bir bilgin bile gerçekte kendi dönemini tanıyamamış, asıl savaşın ne olduğunu anlayamamış, hedefini şaşırmış ve dehasını sadece ilim kazanmak uğruna eşekleştirmişse, zamanının tağutlarına, saray sahiplerine, zalimlerine başkaldırmayıp hakkı haykırmamışsa, hatta onların “dolma kalemi” olmayı kabul etmişse, “insanlık” adına ve “insanlığın kurtuluşu” adına zerrece öneme sahip değil demektir. Aksine böyle tipler, hep hizmet ettikleri saltanatları daha fazla güçlü kılmış ve zulmün çok daha şedid olarak hakimiyetine vesile olmuşlardır. 

O halde mazlumların gözlerindeki yaşı görmeyip de atomun görünmez parçacıklarını keşfeden gözler gerçekte kördür. Acı çekenlerin feryatlarına tıkalı oldukları halde uzaydan gelen seslerin frekanslarını dinleyen kulaklar sağırdır. Gece gündüz yanı başlarında yaşanan zulme kayıtsız kalıp, ödüllerle taltif edilen kalpler anlayışsızdır, katıdır ve aslında durmuştur. Velhasıl böyleleri insan gibi yürüseler de, insan gibi konuşsalar da, insan gibi görünseler de katıksız eşşektirler…

siyasetmektebi.com

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 
Başa dön tuşu
Kapalı