Gündem AnalizSon Yazılar

BAŞ PARMAĞIM, BAŞ PARMAĞIM NERDESİN?

Dört parmaklı günlerde bolca işittiğimiz “eyyy”lerden, “sen bir diktatörsün ya!”lardan, “kardeşim Mursi”lerden, “bacımız Esma”lardan sonra kaybolan başparmağımızı aramanın zamanı gelmiş olmalı ki, meydanlarda dört parmakla nutuk atanlar o meşhur çocuk şarkısında olduğu gibi “baş parmağım, baş parmağım, nerdesin?” şarkısını söylemeye başladılar. İşin ilginç yanı bu “parmaksız” “zeki”lerin baş parmağa yaptıkları onca çağrıya rağmen, o baş parmak “burdayım, burdayım” demedi bir türlü ve hala şarkının “parmak kaç” nakaratını tekrar etmeye devam ediyor. 

Bu arada, Suriye’yi harabeye çevirip, Cizre’yi altüst ettikten sonra Irak’a göz koyanların temsilcisi, altın varaklı koltuğunda otururken aç kalan çocukların duacısı, başında siyonist kippasıyla Hristiyan aleminin rehberi(!) ve kapkara kalbini ve satılmış vicdanını ak mı ak bir cübbe ile kapatmanın “ustası” Papa’nın, büyük şeytanın ve onun üstadının Irak hayallerini gerçekleştirmek için tasarladıkları planları dik duruşlarıyla bir bir  yerle yeksan eyleyen Direniş Cephesinin öfkesinden, kendi safındaki zalimleri kurtarmak, en azından bu öfkenin şiddetini dindirmek için direnişin Irak’taki ruhu Ayetullah Sistani’yi ziyaret edişi ve eli boş dönüşüyle, bazılarının yukarıda bahsettiğimiz “baş parmak” şarkısını terennüm edişlerinin aynı döneme denk gelmesi, bu işleri uzaktan yakından takip edenler için illa ki tesadüf olarak görünmeyecektir.

Yıllar boyu siyonist oluşlarını eylemleriyle gösterdikleri halde söylemleri ile gizleyen bir çok sözde Arap özde siyonist muktedirlerin, siyonist rejimle aleni hem dem oluşlarını normalleşme diye lanse ettikleri bu günlerde anlaşılan o ki son bir çaba ile bölgedeki danışıklı döğüşler sonlandırılıp, direniş cephesinin kalbi olan İran İslam İnkılabına karşı yek vücut olma çabaları devreye girmiş durumdadır. Bu sayede siyonist rejim, İslam İnkılabının burnunun dibine kadar girebileceğini düşünmekte, direniş cephesini ise Suriye ve Irak’ta kendi üstadının eliyle oyalamayı planlamaktadır.

Her ne kadar hedeflenen cuma namazı bir türlü gelmediyse de ve “bu cuma da gelmedin” diyerek siyonistler kendi mehdilerinin intizarıyla yanıp kül oldularsa da, son 10 yıllık süreçte ümmeti kendinden uzak tutmuş(!) olmanın verdiği huzurla yeni tuzaklar kurmaktan vazgeçmediler ve direniş cephesinin gittikçe artan gücüne karşı son kozlarını oynamaya karar verdiler. Muhtemelen siyonist cephe, kendilerince kuşattıklarını düşündükleri İslam İnkılabını topyekün bir savaşla çökertmeyi planlamaktadır fakat İslam İnkılabının generallerinin daha önce açıkladıkları gibi siyonistler İnkılaba yaklaştıkça daha rahat hedef olacaklarının ve ellerindeki bütün saldırı gücünün İnkılabın menziline gireceğinin ya farkında değiller ya da artık “ölmüş eşşek kurttan korkmaz” diyerek son bir çaba göstermeye kara vermiş durumdadırlar.

Direniş Cephesinin yalın ayaklı kahramanlarının meydanı olan Yemen’de bile direniş cephesinin ulaştığı ateş gücü, saldırı ve savunma gücü artık öyle bir noktaya gelmiş durumdadır ki siyonist rejim ve uşakları direniş cephesinin her bir unsuru tarafından çok rahat hedef alınabilecek hale gelmişlerdir. Yemen Hizbullah’ının son eylemleri, siyonist Suud’un en önemli hedeflerini onlarca iha  ve füzelerle vurabilmesi de göstermektedir ki direniş cephesi, siyonistlerin bütün maddi manevi saldırılarına karşı her ülkede, her, cephede, her bölgede sürekli olarak ilerlemekte, gelişmekte ve zafere yaklaşmaktadır.

Hal böyle olunca da siyonist rejimin hamisi büyük şeytan ve bunların üstadlarının Irak’ta veya “Batı Asya”da varlığını sürdürebilmesi artık mümkün görünmemektedir. Zaten büyük şeytanın, o suni büyüklüğüne(!) rağmen Irak’taki direniş örgütlerini muhatabı kabul etmek zorunda kalması bile siyonist cephenin düştüğü çaresizliği çok güzel ortaya koymaktadır. İşte Papa’da bu çaresizliğin bir diğer sonucu olarak Ayetullah Sistani’nin huzuruna çıkmış, bu şekilde hem onu kendi dengi olarak kabul etmek zorunda kalmış (ki haşa Papa denen siyonist değil Ayetullah Sistani’nin dengi olsun, direniş cephesinin en adı duyulmamış bir ferdinin bile dengi değildir), hem de aldığı “hayır” cevaplarının sarsıntısıyla gittiği Musul’da yıkık kiliseye bakarken “bunları yıkanlara bu silahları kimler veriyor” sorusunu sorup, “eyy İsrail sen kimsin ya” dedikten hemen sonra “bizim İsrail’e ihtiyacımız var” diyenlerden edindiği tedrisatın gereğini yerine getirmiştir. Ve tıpkı Japon başbakanı gibi elçisi olduğu zalimlerin mektubunu dürüp “cebine” sokarak elleri boş bir şekilde geri dönmüştür. 

Tüm bu yaşananlar ilk paragrafta bahsettiğimiz “parmak” sorununun da kaynağını bize göstermektedir. Bir “oyun” sonucunda saklanan “baş parmak” başka bir oyun sonucunda yine ortaya çıkmış, yıllar boyu dört parmakla yaşamaya alışmış olanların yüzlerine ahmaklıklarını bir kez daha vurmuştur.

Ayrıca yeri gelmişken şunu da belirtelim ki biraz araştırma yapanlar bilir ki en “usta” “hırsızlardan” bazıları, soymaya niyetlendiklerinin ceplerine daha rahat ulaşabilmek için baş parmaklarını keserlermiş. Böylece insanların yakınına gider, onlara o kadar çok “yaklaşırlarmış ki”, dışarıdan bakanlar “beraber yürüdüklerini sanırlarmış o yollarda” ve sonra ellerini ceplerine uzatır, “baş parmakları” olmadığı için de hiç takılmadan ceplerin en dibine kadar yoklarlarmış. Sonra da ne bulurlarsa hissettirmeden alır, evlerine döndüklerinde utanmadan haysiyetten, şereften, itibardan ve israfın, hırsızlığın kötülüğünden dem vururlarmış. Anlayacağınız “yavuz” hırsız ev sahibini bastırırmış.

Bu yüzden yıllar boyu dört parmakla galeyana gelip kendilerinden geçenler bu aralar ceplerini ve imanlarını bir yoklasalar iyi olur diye düşünmekteyiz. Muhtemelen her ikisinde de eksilme olduğunu fark edeceklerdir…

siyasetmektebi.com

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 
Başa dön tuşu
Kapalı