Gündem AnalizSon Yazılar

AZERBAYCAN VE KARABAĞ’A DAİR…

Azerbaycan ve Karabağ'a dair...

Konu başlığımız vatan ve devlet kavramlarının tam olarak anlaşılmasını gerektirdiği için önce bu kavramları kendimizce tanımlayıp aralarındaki farkları ortaya koymaya sonra da güncel olan konuya değinmeye çalışacağız. Çünkü bugün özellikle şahit olduğumuz sorunların ve anlaşmazlıkların temelinde bu iki kavramın birbirinden ayrı tutulmamasının yattığını müşahade etmekteyiz. Ve zalimlerin bu kavram kargaşasından nasıl faydalandığını da hep beraber şahit olmaktayız.

Öncelikle bilinmelidir ki “vatan” kavramı ile “devlet” kavramı farklı iki olguyu izah eden kavramlardır ve birbirlerinin yerine kullanılmaları çeşitli sıkıntılara sebep olacaktır. “Vatan” bir milletin geçmişinden beri üzerinde yaşadığı, orada kültürünün öğelerini sergilediği ve orayı sahiplendiği, kendi medeniyetini kurup kendi izlerini bıraktığı toprak parçasıdır. “Vatan” asıl olan olduğu için normalde değişmezdir. “Vatan” bir milletin mahremi gibidir. Bu yüzden namus gibi kutsaldır ve namahremlere karşı korunmalı ve savunulmalıdır.

“Devlet” ise o vatanda idareyi sağlayan, işleri düzene koyan ve ictimai hayatın ayakta kalabilmesi için gerekli olan mekanizmadır, aygıttır, araçtır. “Devlet” kurumsal bir mekanizmanın tanımı olduğundan soyuttur aslında. Onu somutlaştıran, o mekanizmayı elinde tutan bireyler ve onların siyasi fikir, inanç ve ideolojileridir. Yani “devlet” şeffaftır. O’na renk veren devleti temsil eden bireylerin dünyaya bakışları ve dünya algılarıdır. O halde “vatan” kendi başına kutsalken, “devlet”, onu elinde bulunduranların fikirleri, inançları ve idare ettikleri halka karşı tutumları ölçüsünde değerlidir. Ve zaten bu sebeplerden dolayı “devlet” denildiğinde genellikle kastedilen siyasi rejimdir. Yani siyasi rejimler ne kadar çok halkların kültürü, inancı ve özüyle uyumluysa o kadar çok değerli olurlar ve savunulmayı hak ederler.

Bu noktada şunu vurgulamak gerekir ki yeryüzünde birbirine düşman olanlar halklar değil devletlerdir. Ve devletlerin birçoğu bu düşmanlıklar üzerinden varlıklarını korumaya, halkı kendi varlıklarına kurban olmaya ikna etmeye, devlet eliyle yapılan zulümleri gizlemeye ve devlet erkini elinde bulunduranların halklarına karşı ihanetlerini örtbas etmeye çalışmaktadırlar. Bunu yapabilmek için “vatan”=”devlet” fikrini halklarına aşılamaya çalışmaktadırlar. Böylece mutlak değerli olanla, değeri şarta bağlı olanı birleştirerek, ikincisinin savunulmasını, birincisinin savunulması gibi göstermektedirler. Gelmiş geçmiş bütün saltanatların, zalimlerin, saray sahiplerinin ve ihanet ehlinin varlıklarını sürdürebilmek için kullandıkları en temel metod budur. Devlet kutsallaştırılmıştır ve aynı devlet kutsallara saldırırken dahi masumlaştırılmıştır her daim.

“Vatan” ve “devlet” eşleştirilip birbirinin aynı olarak kabullendirilince, devleti idare eden, o gücü elinde bulunduran zorbalara karşı kıyam edenler, itirazlarını sunup onları eleştirenler çok kolay bir şekilde vatan haini ilan edilebilmiş, böylelikle saray sahipleri, vatanın dokunulmazlığından faydalanır hale gelmiştir. “Vatan” kavramından “devlet” mekanizmasını anlayanlar, devletin her türlü ihanetine göz yummayı vatan sevgisinin bir parçası gibi gördüklerinden, haksızlığa baş eğmeyenlere düşman kesilmişlerdir. “Devleti” ayakta tutanın halk olduğunu unutanlar, devletin ihanetine karşı çıkan herkesi “ekmeğini yediği” kuruma ihanet ediyor zannıyla dışlamaya çalışırken, o bahsedilen ekmeğin, onu yediği için suçlananların emeğinin ürünü olduğunu göremeyecek kadar körleştirilmişlerdir ki aslında o ekmeğin neredeyse bütünü devletin başındakilerin midesine inerken, kırıntıları ancak halk arasında bölüştürülmektedir.

Yukarıda da anlatmaya çalıştığımız gibi kutsal olan “vatan”dır ve devlet eğer halkın kutsallarına ve değerlerine düşmanlık ediyorsa asla kutsal değildir. Ve yeryüzünde bulunan bütün halklar yaratılış icabı gerçekten de kardeşlerdir. Bu kardeşliği kendi çıkarları doğrultusunda bozup, varlıklarının sorgulanmaması için halkları birbirlerine düşman edenler ise halkların idaresini ellerine geçirmiş olan zalim kardeşlerdir. Evet, halklar kardeştir. Ermeni’yi, Rum’u, Türk’ü, Kürt’ü vs. yaratan aynı Allah’tır (c.c.). Onları yeryüzünde yayan, her birine çeşit çeşit nimetlerini sunan, onları kavimlere ayırıp birbirleriyle ünsiyet kurmalarını sağlayan aynı Allah’tır (c.c.). Bu yüzden hiçbirinin bir diğerinden üstünlüğü yoktur ve aslında yeryüzü tüm insanlığın ortak “vatanıdır”. Üstünlük ise sadece takva iledir. Takva ise ancak Allah’ın (c.c.) çizdiği sınırlarda yaşamayı bilenlerin giyebildiği bir libastır.

Devletlerin (siyasi rejimlerin) oluşturdukları suni düşmanlıklarla, halkların birbirlerinden nefret etmeleri ve neredeyse aynı inanca sahip olsalar bile yan yana gelmeyi istememeleri, bu halkları idare edenlerin rahat bir nefes almalarına, birbirlerinin saltanatlarını ayakta tutmalarına neden olmaktadır. Tıpkı halkların aslında kardeş olmaları gibi, bu halklara musallat olan zalimlerde aynı fikir, metod ve inanca bağlı oldukları için kardeştirler ve aslında bu kardeşlerin hiçbiri yek diğerine düşman değildir. Hiçbiri kendi(!) halkı gibi yaşamamakta, o halkların çektikleri çileyi çekmemekte, kendi çocuklarını asla tehlikeye atmamaktadırlar. Hepsi de halklarına düşmanlık aşılarken, kendileri el sıkışmakta ve gülücükler dağıtmaktadırlar. Aslında sınırları savunan ve halkların bir arada kardeşçe yaşayacağı bir dünyayı değil de, zulmün egemenliğinde, siyonist sülalelerin hükmünde bulunan bir dünyayı halklara dayatan hiçbir devlet samimi değildir.

İslam ise her dem kardeşlikten bahsetmekte, kalbinde zerre kadar asabiyet (milliyetçilik) olanı dışlamakta, mazlumları ve zalimleri iki ayrı “halk” olarak tanıtmaktadır. İslam’a göre bütün mazlumlar kardeştir, tıpkı bütün zalimler gibi. Bu noktada ırkın, dilin, dinin önemi yoktur. Çünkü dünya hak ile yönetilmek üzere yaratılmıştır ve batılın iktidarına hakkın tahammülü yoktur. Değerleri belirleyen İslam’dır. Devletler haktan veya batıldan yana aldıkları konum ile renklerini belli ederler. Hangi devlet olursa olsun kendi halkından başkasına halkını düşman ediyorsa bizatihi kendisi insanlığın düşmanıdır. Öyleyse “devleti” kutsayarak saf belirlemek bizi hakkın safından uzaklaştırabilecektir. Devlet, hakkın safındaysa ve yeryüzündeki bütün mazlumlara karşı sorumluluk hissediyorsa bizim devletimizdir, değilse devletimiz işgal altındadır ve işgal bitmeden “vatan” topraklarımız kurtarılamayacaktır.

Bunca izahattan sonra sanırız “vatan” ve “devlet” kavramlarının farklı olduğuna dair zihinlerde bir fikir oluşturabilmişizdir. Öyleyse asıl konumuz olan Azerbaycan’daki kardeşlerimiz üzerinde oynanan oyuna değinme vakti gelmiştir. Malumunuzdur ki Karabağ 90’lı yılların başlarında Ermeni devleti tarafından işgal edilmiştir ve bu işgal Azerbaycan devletinin ihaneti sonucu gerçekleşmiştir. Bu konuyla ilgili o dönemin tanıklarının birçok şahitliği sosyal medyada zaten mevcuttur. Bizim burada dikkat çekmek istediğimiz asıl husus, Karabağ’ı Ermeni devletinin, Azerbaycan devleti ile bir nevi danışıklı döğüş sonucu işgal ettiği gerçeğidir. Yani aslında Karabağ’ı Ermeni halkı değil devleti işgal etmiştir. Karabağ’ı kurtarmak için de Azerbaycan devleti değil Azeri halkı şehit olmuştur. Ama küresel siyonist şebekeyle gayet içli dışlı olan bu iki devlette, milliyetçilik damarından zerk ettikleri zehir ile halklarını birbirlerine düşman kılmış, halkların akan kanlarıyla saraylarını “ak”lamışlardır.

Bu sözlerimizin Azeri kardeşlerimizi üzebileceğinin farkındayız ama bazı hakikatlerin de anlaşılması gerektiğine inanmaktayız. Elbette ki Karabağ işgal altındadır ve kurtarılmalıdır. Ama bu işgalin sebebi Ermeni halkı değildir. Aslında yeryüzünün bir çok noktası işgal altındadır ve yeryüzündeki halkların birçoğu esirdir. Kudüs işgal altında kaldıkça ve siyonizm halklara musallat olmaya devam ettikçe de ne Karabağ ne de başka herhangi bir yer kurtarılamayacaktır. Karabağ’ı işgal eden devlet ile o devlete düşmanmış gibi davranan diğer devlerin başındakilerin siyonistlerle olan münasebetlerine ve aralarında gerçekleşen anlaşmalara bakarsanız mevzu daha da netleşecektir. Özellikle Azeri kardeşlerimiz inançlarına savaş açan, alimlerini hapse atan, başörtüsünden dini meclislere kadar her türlü imani eylemi yasaklayan, topraklarını siyonistlere peşkeş çekip sinagoglar inşa eden, Nardaran’da alenen katliam yapan rejimlerinin durumu üzerinde biraz akıl yürütürlerse bütün bunları yapanların siyonist olduklarını ve asıl düşmanlarının bu idareciler olduğunu anlarlar.

Bu akıl yürütme sonucu oluşacak bir çok soru vardır. Mesela düşmanın idaresindeyken gerçekten düşmana darbe vurma imkanı var mıdır? Hangi Ermeni, Azeri kardeşlerimizin ahlakına, imanına, şahsiyetine ve dünyevi yaşantısına bu kadar darbe vurabilmiş, onları bu kadar sıkıntıya sokabilmiştir. Bu sorunun tersini sormak da mümkündür. Hiçbir Azeri ve Ermeni el sıkışmazken başlarındaki iktidar sahipleri nasıl bu kadar samimi olabilmektedir? Kendi özünden kopmamış hiçbir Azeri ve Ermeni, siyonistlerle dostluğu savunmazken, onları idare edenler siyonistlerle nasıl bu kadar içli dışlı olabilmektedir? Siyonistler hem Azerbaycan devletine hem de Ermeni devletine aynı anda nasıl silah satabilmekte, onlarla nasıl aynı anda dost olabilmektedir? “Vatan” neden sadece halklar için kutsaldır? Neden siyonist Azerbaycan devletinin ve Ermeni devletinin idarecilerinin bir tekinin evladı cephede değildir? Ayrıca madem savaş başlamıştır neden sonuca ulaşmadan, halka tamam demeden durdurulmuştur? Başlatan ve durduranın halktan ölmelerini isteyip, onların fikirlerini almaması normal midir?

Sorular uzar gider. Ama anlatmak istediğimiz şudur ki sadece Karabağ değil, Bakü de işgal altındadır, Erivan da. Üstelik işgal edenler aynı çetenin mensuplarıdır. İçteki düşman rahat hareket ettiği müddetçe, dıştaki düşmana galip gelebilme imkanı yoktur. Azeri kardeşlerimizin ve genel olarak bütün halkların üzerine düşen en temel görev önce içlerindeki düşmanları temizleyip devlet düzenlerini hak ile değiştirmektir. Önce “yüreklerini işgalden altından kurtarmalı”, sonra vatanlarına dadanan zalimleri alaşağı etmelidirler. O zaman göreceklerdir ki sınırlar, kinler gibi ortadan kalkacak, halklar düşmanlık zehirine karşı kardeşlik panzehirini yudumlayacak, tüm yeryüzündeki yegane insalık düşmanı olan siyonizm yok olunca halklar kardeş olacaktır. Aksi takdirde ne Karabağ ne Kudüs ne de başka beldeler işgalden ve zulümden kurtulamayacaktır. Ne olursa olsun bilinmelidir ki halklar kardeştir. Tıpkı siyonist iktidarların başında bulunanlar gibi…

siyasetmektebi.com

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 
Başa dön tuşu
Kapalı