Kitap AnaliziSon Yazılar

AVÂM VE HAVÂSS…

Varlığı, nurun mücessem haline dönüşmüş olan ve bu sayede de imametini kabul edenleri Allah’ın c.c. izni ve yardımıyla karanlıklardan aydınlığa çıkaran İmam Hamaney’in a.s., Kerbela hadisesinin farklı bir boyutunu irdelemek için kaleme aldığı ve Feta Yayıncılık tarafından “Avâm ve Havâss” adıyla 2015 yılında basılan, nicelik olarak az ama nitelik olarak öz ve yoğun olan kitap, bugün ki analizimizin konusu olacaktır.

Kitap 68 sayfadan oluşsa da İmam’ın kaleminden çıkan kısım 53 sayfasını kapsamaktadır. Hacim ve boyut olarak küçük bir kitaptır. Ama değindiği hakikat yönünden oldukça yoğun ve analiz etmeye değer bir eserdir. Kitapta İmam, kısaca avâm ve havâsı tanıtmış, bunların özelliklerini beyan etmiş ve Kerbela kıyamında ki rollerine değinmiştir. Böylece bugüne ışık tutmak, bugünün avam ve havaslarını tanımak ve bu tanımanın değerini ortaya koymak istemiştir. Bunun için de hem tarihten hem de kendi yaşadığı tecrübelerden örnekler vermiştir.

İmam, havası, bir yolu kabul eden, ona uyan ve peşinden giden seçkinler olarak tanımlamaktadır. Bu seçkinler, gittikleri yolu kendi iradeleri ile seçmekte, (doğru veya yanlış) o yolu kendi akıl ve vicdanları ile bulup sahiplenmektedirler. Ve yollarını temsil yeteneği  bulunmaktadır. Yani aslında bunlar sadece kendileri gittikleri yolu seçmekle kalmazlar aynı zamanda kendilerine değer verip saygı duyanları ve kendilerine tabi olanları da gittikleri yolun yolcusu kılma özelliğine sahiptirler. Ama genel anlamda seçkinlik ve toplumun genel seviyesinden üstünlük gibi bir duruma haizdirler. Yani akletme, görme, anlama ve teşhis etme gibi bilinçle yakından ilgili meziyetlerle donanmış olmaları gerekmektedir. Ki doğru zamanda doğru eylemi gerçekleştirebilsinler.

Avâm ise, İmam’ın tanımına göre, hangi yolun doğru, hangi yolun yanlış olduğunu anlamanın, ölçmenin, tahlil ve idrak etmenin peşinde olmayanlardır. Onlar, çoğunluğa göre hareket ederler. Çoğunluğun olduğu tarafa yönelir, hak ile batılı çokluğa, güce göre değerlendirirler. Teşhis gibi bir yetenekleri yoktur. Muhtemelen tek kaynakları dünya sevgisi veya çıkarlarıdır. Her ne kadar bir çoğunda cehaletin az önce saydığımız her iki kaynağa hizmet ettiği görülse de, bunların içinde gayet okumuş olanları, ilim tedrisatında bulunmuş olanları da vardır. Hatta, bunlar öğretmen, molla, ayetullah, profesör veya kanaat önderi, şeyh, hoca da olabilirler.

İmam’ın özellikle vurgulamak istediği hakikat de budur. Havâs yani seçkinlerden bahsederken illa ki okumuş, ilim ehli insanlardan bahsetmez. Bunları özel bir sınıf olduğunu beyan etmez. Aksine bunların içinde okumuş, ilim ehli insanlar olabileceği gibi, okumamış, mektep yüzü görmemiş insanlar da olabilir der. Aynı şekilde avâmın içinde de okumuş, tahsilli ve yukarıda beyan ettiğimiz gibi “üst düzey” sınıflara mensup insanlar olabileceği gibi yine okumamış, tahsil görmemiş insanlar da olabilir İmam’a göre.

Kitaptan anlaşıldığı üzere İmam, avâm ve havâs ayrımı tahsile, soya, etikete göre değil bilince, dostu düşmanı tanımaya, zamanının farkında olmaya göre değerlendirmekte ve bu bahsettiğimiz kriterlere göre insanları bu sınıflardan birinden saymaktadır. Nitekim İranşehir’deki sürgün yıllarında bir örnek vererek konuyu tam olarak anlamamızı sağlamaktadır. İmam, İranşehir’deki sürgün döneminde kendini ziyarete gelen bir şoför ile cemaat imamı olan bir alimin durumundan bahseder ve bunların arasında geçen konuşmayı nakleder. Bu alim şoföre: “Neden Peygamber-i Ekrem’e s.a.a. bir salavat, falanca kişinin (İmam Humeyni’nin a.s.) adı geçtiğinde üç salavat getirmektesiniz?” diye sorar. Şoför ise “İslam her yere galip geldiği ve başarıya ulaştığı gün bizle üç salavatı da bir salavatı da getirmeyiz. Bugün üç salavat mücadeledir” diye cevap verir.

İmam, görünürde avâm olan şoförün, hakikati gördüğü, dostunu düşmanını tanıdığı, zamanın neyi gerektiğinin farkında olduğu için aslında havâs olduğunu, bahsi geçen alimin ise bu özelliklerden yani kısacası basiretten ve ferasetten yoksun olduğu için aslında avâmdan olduğunu beyan eder. 

Hakikaten de üzerlerindeki etiket ile ve giydikleri cübbeler ile kendilerini havâs zanneden o kadar çok basiretsiz vardır ki bugün mazlumların önünde, hak ve hakikat bunların varlığından dolayı esaretten kurtulamaz ve batılın oyuncağı haline gelirler. Bunlar, dillerinden düşürmedikleri o çok ilmi cümlelerle ya hakkı batılla karıştırır, ya da hakkı bile bile gizleyerek batılın ayakta kalmasına vesile olurlar. Karşılarında herhangi birinin konuşmasına müsaade etmez, kendilerine itiraz edenleri cehalet ile suçlarlar. Bu noktada bir kardeşimizin bize anlattığı bir anısını nakletmek yerinde olacaktır. Medresede okumuş havâstan(!) bir zat, tutumunun, sözlerinin ve bulunduğu safın yanlış olduğu ispatlandığında, hem de ayet ve hadislerle ispatlandığında, “ben falanca kitabı Arapçasından okumuşum” türünden kendisi için ilmini bizler içinse içi boş kibrini temsil eden bir cümle kurmuş ve güya kendi ilmi seviyesini izhar ederek, karşısındakinin cehaletini(!) vurgulamak istemiştir.

Başta da dediğimiz gibi bu tür havâsların(!) en tehlikeli özelliği taşıdıkları etiketten, giydikleri cübbe ve taktıkları sarıktan dolayı ne yazık ki kendilerini alim, öncü, kanaat önderi zannedenleri gittikleri yolun yolcusu kılabilmeleridir. Aslında İmam’ın tanımına göre hem bunlar, hem de bunları takip edenler avâm tabakasının en dibinde bulunmaktadırlar. Ama gayr-i İslami ve gayr-i insani sitemlerin böyle alim(!) avâmlara, kendilerini kıyama sevk edecek basirete sahip cahil(!) havâslara karşı kullanmak üzere ihtiyaçları vardır. Bu yüzden bu tipler düzenli olarak topluma örnek diye pazarlanır ve fikirlerine değer verilmesi gerektiği beyan edilir.

İmam’ın kitapta İslam tarihinden ve özellikle de Kerbela faciasından verdiği örnekler bizim için avâm ve havâs mevzusunun başka bir boyutunu da açığa çıkarmıştır ki o da bu iki niteliğin, zamana, eyleme veya eylemsizliğe göre değişkenlik arzettiğidir. Yani İmam’ın verdiği örneklerden anladığımız kadarıyla özellikle havâslık, doğru zamanda doğru eylem ortaya konulmadığında, doğru safın seçilmesine vesile olmadığında “kitap yüklü merkeplikten” başka bir mana taşımamakta ve avâmlığa dönüşebilmektedir.

Bunun içinde örneğin Bedir savaşında canlarını ortaya koyan ve o dönemde gerçekten de hak yolunda mücadele etme bilincine sahip olan, hakla batılı birbirinden ayırabilecek basireti bulunanlardan bazılarının, Resulullah’ın s.a.a. vefatından sonra ve özellikle İmam Ali’in a.s. hilafeti döneminde takındıkları tavırlara bakmak yeterlidir. Çünkü Bedr’in bu aslanlarının(!), batılın hak olarak ortaya çıktığı ortamda akılları karışmış, bazıları batılın saldırıları karşısında sessizliğe bürünürken, diğer bazıları ise tattıkları dünyanın sevgisini, gönüllerindeki hak sevgisinin önüne geçirerek havâslıktan avâmlığa düşey geçiş yapmışlardır. Hem de bu geçiş sadece kendilerinin değil, sonraki nesillerin de dünya ve ahiretlerini etkileyecek kadar şiddetli sonuçlara sebebiyet vermiştir.

Dahası İmam Ali’nin a.s. ordu komutanları, yani seçkinleri dahi bir süre sonra dünya sevgisine, fitneye ve nifağa yenilerek O’nun a.s. düşmanları oluvermiş, kıyısına kadar yaklaştıkları cennete sırtlarını dönüp cehennemin sahilinde yürümeyi tercih etmişlerdir. Yine İmam Hüseyin’e a.s. mektup yazanların birçoğu O’nu a.s. ve elçilerini şehit eden cellatlara çok da uzun olmayan bir süreçte dönüşebilmişlerdir ki bunlar da aslında içinde bulundukları toplumun seçkinleridirler. Bunlardan bazıları da doğru zamanda, doğru eylemi gerçekleştiremedikleri için havâslıktan farkında olmadan ferağat etmiş, sonraki “tevbeleri” ise adeta hakkın başlarına saldığı, hak ettikleri belanın tezahürünü engelleyememiştir.

O halde avâmlık veya havâslığın ne görüntüyle, ne yapılan ibadetlerin çokluğuyla, ne tahsil edilen ilmin fazlalığıyla ne de sahip olunan etiketle alakası yoktur. Kitaptan anladığımız kadarıyla avâmlık ve havâslık, zamanı tanıma, basiret ve feraset sahibi olup olmamayla ilintilidir. Bunlara sahip olanlar adları, sanları, işleri, görevleri ve etiketleri ne olursa olsun havâstırlar, sahip olmayanlar ise yine adları, sanları, etiketleri ne olursa olsun avâmdırlar. Havâs olmanın ise en büyük sorumluluğu basireti ne olursa olsun elden bırakmamaktır. Basiret ise İmam’ını tanıma, zamanını tanıma ve dostu düşmanı bilmeyle elde edilir. Gerisi laf-u güzaftır…

siyasetmektebi.com

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 
Başa dön tuşu
Kapalı