HasbihalSon Yazılar

AT KAFASI: BOXER (HAYVAN ÇİFTLİĞİ KARAKTER ANALİZİ 1)

Yazının başlığından da anlaşılacağı üzere George ORWELL’a ait “Hayvan Çiftliği” romanının karakter analizlerini yapıp, her gün belki de onlarca kez muhatap olduğumuz insanların(!) davranışlarını anlamaya çalışacağız. Aslında sitemiz açıldığından beri genelde tarihten ve özelde de İslam tarihinden çokça faydalanıp bu karakterleri analiz etmiş ve günümüzdeki yansımalarını sizlere sunmaya çalışmıştık. Bugünden itibaren de bizden çok daha farklı bir dünya görüşüne sahip meşhur bir yazarın en önemli eserlerinden biri olan (belki de en önemlisi olan) bir romandan yola çıkarak birçok farklı karakteri analiz edeceğiz ki hangi fikirde olursa olsun düşünen bireyler için düşüncelerinin pratiğe geçmesi önündeki en büyük engel olan bu karakterlerin ortak bir sorun teşkil ettiğini hepimiz anlayabilelim. Bu ve bundan sonraki bir kaç yazıda ele alacağımız karakterler her toplumda bolca bulunan, dil, din, ırk, ideoloji farketmeksizin toplumun ilerleyişini sekteye uğratan karakterlerdir ve bunların tanınması, bunları var eden sistemlerle mücadele açısından önemlidir. Zira bu karakterlere ulaşamadan veya en azından bunların şerrinden halkın diğer kesimlerini koruyamadan toplumda herhangi bir değişimi meydana getirmek muhaldir. Bu karakter analizleri bittiğinde romanı bir bütün olarak ele alıp inceleyecek ve analizini yapacağız. Böylelikle de yaşadıkları toplumda bir şeylerin yanlış gittiğini düşünenler arasındaki görünmez bağı ortaya koymaya çalışacağız. Hedefler ayrı olsa da zorlukların benzerliği inanın hepimizi şaşırtacaktır.

Bu girizgahtan sonra romanda Boxer olarak geçen karakteri incelemeye başlayabiliriz. Boxer, çiftlik insanların(!) elindeyken de hayvanların eline geçtiğinde de tam bir “at kafası”na sahip oldukça güçlü, gönüllü olarak işe koyulan, işlerden yorulmayan ve kendisine söyleneni yapan bir “at”tır. Çiftliğin sahibi insan(!) iken de kendine verilen görevleri gıkını çıkarmadan yapan bu at, “Koca Reis”in konuşmalarının hemen etkisine girerek ve ne olduğunu da bilmeden devrime destek olmuş, devrim için verilen savaşta kahramanca mücadele etmiş ve devrimden önce çalıştığının üç katı çalışmaya başlamıştır.

Yani devrimden önce bir beygir gücünde çalışırken şimdi üç beygirlik iş yapmaya başlamıştır. Üstelik kendisine verilen tayın “insan” dönemindekinden daha da az olmaya başlamasına rağmen “koşulsuz, sorgusuz itaat” yegane sloganı olmuştur. Bunu da “Napoleon yoldaş öyle diyorsa öyledir” veya “Napoleon her zaman haklıdır” cümleleri ile sürekli olarak dile getirmiştir. Bu at için itaat ettiğinin aslında önemi yoktur. İnsanlar(!) döneminde de itaati kendine “farz” bilirken insanları yıkanlar döneminde de itaat onun için farzdır. Herhangi bir analiz yeteneğine, “seçme” gücüne sahip değildir. “Düşünce özgürlüğü” denen şeyin bu at ve benzerleri için herhangi bir kıymeti yoktur zira düşünme becerisine sahip değillerdir. Bunlar rüzgarın estiği yöne savrulan kuru yapraklardan farksız, köksüz, fikirsiz ama gücünden istifade edilecek gönüllü kölelerdir.

Bunlar her daim “Allah c.c.  falancaya veya filancaya zeval vermesin” diyerek sırtlarına yüklenen yükü taşımaya hazır, bu yükü neden sırtlandıklarını, neden bu kadar ağır olduğunu ve neden bir tek kendilerinin bu yükü taşımaları gerektiğini asla sorgulamayan, böyle sorgulamaları “yoldan çıkmak, isyankar olmak, huzuru bozmak” olarak algılayan tiplerdir. Önlerine konan arpa, saman veya daha azı bunlar için yeterli nimetlerdir ve bu nimetleri buldukları için şükür ve rıza yegane zikirleridir.

Romanda hakim sınıf olan domuzların Boxer’ı “Deh, yoldaş! Çüş, yoldaş!” diyerek çalıştırdıkları belirtilir. Doğrudur da. Bu tipler asla alıngan değildir. “Deh” ve “Çüş” onları daha çok çalışmak için kamçılar. Hatta bazen gerçekten kamçılanırlar da umurlarında olmaz. “Ananı da al git” dendiğinde bu onların azmini artırır, “Açız” diyenlere “Geber” dendiğinde itaatin sonsuz tatlılığında kendilerinden geçerler. “Analarına küfredenlerin” o denli varlıklı olmaları da bunları rahatsız etmez zira o varlığı hak etmediklerini, o varlığa sahip olanların “emekleriyle”(!) falan oralara geldiklerini düşünürler.

Bir gecekondu bulmak ve asgari ücrete tabi olmak saray inşa edilmesine razı olmaları yeterli sebeptir. Çünkü sarayların varlığının “bir hikmeti” olduğuna iman etmişlerdir bir kere. “İtibardan taviz vermemek” için şahsiyetlerini pazara çıkarırlar. “Ya bunu da bulamasaydık” cümlesiyle kendileri için en büyük tehlikeyi dile getirirler ama bulduklarıyla kaybettikleri arasındaki orantısızlığı düşünemezler. “İnsan”(!) dönemindeki ezilmişliklerini, boşa giden çabalarını, yokluk ve yoksunluklarını, daha beter bir dönemde yaşarken sürekli hatırlar, yeninin eskinin yenisi olduğunu farketmeden yeniyi kutsarlar.

Başlarına ne gelirse gelsin hep kendi hatalarından bilirler. Bu yüzden “daha sıkı çalışacağım” diyerek tam bir “at” olduklarını belli ederler. Bunlar Firavunların aradıkları kölelerdir. Hem ellerinden iş gelir hem de zihinleri felçlidir. Hem gönüllü çalışırlar, az ile kanaat eder çoğu Firavuna bırakırlar, hem de yokluktan, yoksulluktan kendilerini sorumlu tutup firavunu aklarlar. Çok güçlüdürler. Varlıkları ile zulmü ayakta tutarlar ve o zulmün hedefine ulaşmasında en büyük paya sahiptirler ancak önlerine atılan bir avuç arpaya razıdırlar. Asla kul hakkı yemez fakat “çocuklarına helal lokma yedirmeyenlerin” yedikleri bütün kul haklarında o kulları suçlu bulurlar. Sessizlikleri ve koşulsuz itaatleri ile başlarına gelen her türlü bela ve musibetten de yine kendilerini veya benzerlerini sorumlu tutup “biz adam olsaydık bunlar başımıza gelmezdi” derler.

Toplumdaki bütün ahlaksızlıklardan, yolsuzluklardan, zulümlerden şikayetçidirler ama  bu şikayetlerini bütün bu cürümleri işleyenlere iletip onlardan çözüm beklerler. Sanki toplumu görünmez bir el yönetiyormuş gibi bir algı içindedirler. İdareciler muhteşem insanlardır ama idarede sorun vardır bunlara göre. Ve bu sorunun kaynağı asla idareciler değil olsa olsa idare edilenlerdir. Ve yine sorunun çözümü “çok çalışmak “lazım”a gelir dayanır. Oysa bunlar çok çalıştıkça çok kazanan bunlar değil, çalıştıranlar olur. Becerikli bir kölenin en büyük becerisi sahibini mal ve iktidar sahibi yapmasıdır. Çünkü hiçbir köle becerisinden dolayı efendi olamaz. Kölelik isyanla son bulur itaatle azar.

Ama bunlara bunu anlatmaya çalıştığınızda “sen kendini düzelt, sana ne başkasından”, “gıybet etmeyin haramdır” veya “nereden biliyorsun ya öyle değillerse” türünden itirazlarla karşılaşırsınız. Zira hiçbir şey kendilerinin olmadığı halde her şeyin sahibi olduklarına veya her şey hakkında fikirlerinin sorulduğuna inandırılmış olurlar. Oyun hamurundan hallice zihinlerinin düzenli olarak şekilden şekile sokulduğundan habersiz bir şekilde kendilerine “deh” veya “çüş” diyecek olanları seçtikleri için gayet mutludurlar. Sürünseler de tabî oldukları uçuyor diye çok gururludurlar. Sırtları, basılıp yükselmek için dümdüzdür bunların. Ve güçleri kim olduklarına, ne yaptıklarına bakılmaksızın idarecilerinin emrindedir. Her diktatör ve zalim için aranan tebaadırlar. Bu yüzden sistemler değişse de bunlara dokunulmaz, bunlar şekillendirilir sadece. Romandaki gibi Clover veya Benjamin benzeri arkadaşları kendilerini bu kadar yormamalarını söylese de umursamazlar. Nitekim kölelik “fıtratlarında” vardır bunların.

Peki sonları ne olur bu tiplerin? Romanda Boxer, gücünü kaybetmeye başladığında domuzlar tarafından atları alan bir kasaba satılır ve domuzlar oradan gelen parayla bir sandık içki alıp günlerini gün ederler. Yani bunca sorgusuz sualsiz itaatin sonucu ortadan kaldırılmaktan ve hatta ortadan kaldıranların bu işlem sırasında ortaya çıkan geliri almalarından başka bir şey değildir. Bunca itaatin sonucu “satılmaktır” anlayacağınız. Çalışırlarken ve savunurlarken bile değer atfedilmeyenlerin yaşlandıklarında, işe yaramaz hale geldiklerinde kadir kıymet bilinmesini beklemeleri abesle iştigal olur zaten. Ama işin asıl acı tarafı Boxer, tıpkı kendine benzeyen diğerleri gibi, kasaba satılırken bile tedavi edilmeye, ödüllendirilmeye götürüldüğünü zannetmektedir ve yine idarecilerine toz kondurmaz, onları suçlamak ve hatta sorgulamak aklına dahi gelmez.

Evet, gördüğünüz gibi Boxer, çevremizde çokça rastladığımız, at gözlüğünü “at kafalarına” takmış olan, ömürleri çalışmakla, uğraşmakla ve sorgusuz sualsiz itaatle geçen birçok “insan”ın tasviridir aslında. Ama ne yazık ki bunların tümü “Onların dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir. Oysa onlar güzel işler yaptıklarını sanıyorlardı.”(Kehf 104) ayetinin muhatabıdırlar da aynı zamanda.

Ve son olarak yazının ana fikrini tek bir cümlede beyan edelim; unutmayın ki dik durmayan sırt, başkalarının tahtı olmaya mahkumdur…

siyasetmektebi.com

Etiketler

İlgili Makaleler

2 Yorum

  1. Süper bir yazı olmuş, kaleminize sağlık. Umarım tez zamanda uyanırız. Yoksa daha çok kamçılaacağız

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 
Başa dön tuşu
Kapalı