Ehl-i BeytSon Yazılar

Hayat, zafer ve ölüm…

imam ali

“Hayat, muzaffer olarak ölmenizdedir.”
İmam Ali (a.s.)

Nasıl bir ölüm hayatın habercisidir? Ve nasıl yaşamlar böyle bir ölümün müjdecisidir? Ölüm aslında içinde bir dirilişi barındırabilir mi? Peki yaşam denen şey aslında ölüm olabilir mi?

Tüm bu sorular hayatı algılama biçimiyle bağlantılı olarak farklı cevaplara gebedir. Ama görünenin, aslında görünmeyenin izlerinden, işaretlerinden bir parça olduğunu, her ikisinin de Mutlak Varlıktan kaynaklandığını varsayarak yorumlamaya kalkışırsak ve tüm zıtların birbirinin tamamlayıcısı ve birbirinin ayrılmaz parçası olduğunu kabul edersek ölümün, hayatın habercisi olduğunu söylememiz mümkün olabilir.

Fakat burada önemli olan ölümle hayatın ayrılmaz bütün oluşlarından çok İmam Ali’nin (a.s.) vurguladığı hayatın, muzaffer olarak ölmemize bağlı olmasıdır ki, bizim tartışmamız gereken muzaffer ölümlerin hangileri olduğudur.

Acaba her ölüm muzaffer olarak gelen ölüm müdür? Ya da her zafer gerçekten zafer midir? Mesela tarihteki onca zalim galip midir aynı zamanda? Ya da ölen hele birde direnerek ölen her mazlum mağlup mudur? Yengi veya yenilgileri bu dünyaya has kılarak anlatmaya çalışsak bile bu sorulara evet cevabı vermemiz biraz zordur.

Ama yine de tüm bu sorulara cevap verebilmek için ta baştan başlayarak bu sözü irdelemek gerekmektedir. Hayat dediğimiz olgu nasıl bir şeydir ki herkes farklı algılamakta hatta bazıları onun ölümle kazanılacağını ummaktadır? Hayat yeme, içme, yatma, kalkma gibi bedensel faaliyetlerden mi oluşmaktadır sadece? Ya da tüm bunların yok sayıldığı manevi uzletlerde mi gizlidir?

Farklı cevaplar verilecektir muhakkak. Fakat üstat Mutahhari’nin (r.a.) dediği gibi insanı hayvanlardan ayıran en önemli farklardan birinin dert edinmek olduğunu ve bu özelliğin insandan başka canlıda bulunmadığını, hiçbir canlının bilinçli olarak dert edinmediğini, başkalarını içgüdülerinin izin verdiği sınırların dışında düşünmediğini kabul edersek hayatın çok farklı bir manasıyla karşı karşıya kalmış oluruz.

Hayat denen şey insan türü için –ama gerçekten insan olan insan, sadece iki ayak üzerinde yürümeye alışmış canlılar için değil – dert edinmelerin ve bu dertlere derman bulma girişimlerinin birleşimidir. En küçüğümüzden en büyüğümüze kadar hepimiz dertliyizdir. Ve her dert dermana taliptir, aramaya, bulmaya taliptir. Acı hissetmek hastalığın farkına varmaktır ve farkına varmak çözüm için çaba göstermeyi taşır sırtında.

İnsan sosyal bir varlıktır ve tek başına yaşama imkânı yoktur. Toplu halde yaşayan insanın kendinden başkasını düşünmesi veya bedeninin ihtiyaçları dışındaki problemleri dert edinmesi aslında doğal olan durumdur. Ve her insan dert edindiği oranda değer sahibi olur gönüllerin gözünde, yücelir ve kendisini saran duvarlardan kurtulur. Her insan dert edindiği, başkalarının derdiyle dertlendiği oranda farklılaşır diğer canlılardan. Özünde var olan çamurdan yine özünde var olan Ruhullah’a böylece hicret etmiş olur dertlenen insanlar. Bu yüzden geçmişteki veliler, âlimler, bilginler hep dertlidirler. Hiç rahat yüzü görmemişler, hiç rahatlamamışlardır. Ve hiç şikâyetçi olmamışlardır.

Dert edinenin gözünde dünya başkalaşır. Yaşam başkalaşır. Hayat işte o zaman mücadele alanına döner, çünkü hedef sahibi olandır dert sahibi olan. Ve hedefine ulaşmak için çıktığı yoldaki taşlar incitmez onu, yıldırmaz, pes etmez, yenilmezdir artık o. Dertler öğretir ona yaşamayı ve her dert birer derstir artık hayatı anlamlandıran. Farklı gözle bakmanın farklılığı sarar çehresini. Anlamazlar dertlenmeyenler veya anlamak istemezler, dert sahibi olduklarında kaybedecekleri rahatı düşünenler.

İşte tam burada hayatı anlayanın, anlamlandıranın gözünde zafer ve yenilgi kavramları farklılaşır. Bizim anladığımız zaferle ilgilenmezler ve bizim anlamayacağımız bir yenilmezlik unvanını taşırlar sırtlarında. Çünkü önemli olan yenmek ve yenilmek değildir. Önemli olan doğru bilinen yolda adım atmaktır her şeye rağmen. Aynen felsefede olduğu gibi yüceltilen, yolda olmaktır. Sonuca ulaşmak değil. Çaba onlardandır. Başarı onlara bu yolu gösteren ve onları Yaratandandır.

Bu hayat, anlam kazanmıştır artık ve her anlam kazanan gibi onu anlayan birileri muhakkak çıkacaktır. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Ama bir tanesi var ki inansın veya inanmasın her araştıranın ve bilenin gönlünde ayrı bir yeri vardır. İmam Hüseyin (a.s.) ve onun kıyamıdır hayatın anlam kazandığında nelere kadir olabileceğini bize anlatan. Ve ölümün nice hayatlara can verebileceğini, nice uykuları dağıtabileceğini, asırlar geçse bile mananın gönülden gönüle akabileceğini bize gösteren.

Şimdi, kimdir kazanan ve kimdir kaybeden? İmam Hüseyin (a.s.) ölmüş müdür veya Yezid muzaffer midir gerçekten? Birinde hayat ölüm, birinde ölüm hayat değil midir? Birinde zafer yenilgi, birinde yenilgi zafer değil midir?

Uzun lafın kısası hayata anlam kazandırdığımızda, yenilgilerimiz zafere, ölümlerimiz hayata gebe kalır. Aksi takdirde “toprak olmak ne garip şey anne” demekten kendimizi kurtaramayız.

siyasetmektebi.com

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 
Başa dön tuşu
Kapalı