Siyasi KavramlarSon Yazılar

Siyasi Bilinç ve Vahdet -2-

vahdet

“Allah’ın ipine topluca sarılıp” fırka fırka olmayı yasaklayan ve daha önceki gücümüzün zayıflığını bize hatırlatıp, bir arada bir önderin etrafında bulunmanın önemini vurgulayan ve itaat edilecekleri belirleyerek ümmetin başka yönlere meyletmesini engelleyen ve bizatihi tevhid ilkesinin gereği olarak vahdeti vurgulayan ve tek ümmet bilincini aşılamaya çalışan, münafıklara karşı müslümanları uyaran, bir vücudun azalarına işaretle, birlikte yaşamanın önemini anlatan, müminleri kardeş ilan eden ve mümin kardeşimizi sevmeden cennete giremeyeceğimizi bizlere bildiren İslam, tek dindir. Bu yüzden ümmet tek ümmettir. Ve bu ümmet orta yolu izleyen ümmettir.

Tüm bunlara rağmen bizleri vahdete ve tevhide çağıran İslam’ın mesajı Resulullah’ın (s.a.a.) vefatından sonra unutulmuş, küfre karşı birlik olup her türlü hileden kendini koruması gereken İslam ümmeti birliğini kaybetmiş , ruhları ve gönülleri İslam’dan uzak, sadece müslüman görünen hakkın katilleri tarafından parçalara ayrılmış ve bir bütün iken, yenilebilecek kolay lokmalara bölünmüştür. Zulüm o derece ileri gitmiştir ki İslam’ın ve Kur’an’ın mücessem hali olan hidayet imamları (a.s.) toplumdan soyutlanmaya çalışılmış ve yüzölçümü olarak gelişen İslam dünyasının özellikle yeni üyeleri, Ehl-i Beyt mektebinin berraklığından bihaber, saray aşıklarının ve dinini dünyaya satmış bel’amların anlattıkları ile bu dini tanımış ve saltanatları deviren, zulmün düşmanı olan İslam adına zalimlerin tahtlarını savunan müslümanlar haline gelmişlerdir.

İslam’ın Müslümanlara kendi içlerinde vahdet olarak vermeye çalıştığı ve aslında tevhidin gereği olan siyasi bilinç, bir süre sonra ayrılık ve düşmanlık olarak tezahür etmeye başlamış, parçalanmayla birlikte ortaya çıkan sisli ve puslu havada hakkı ve hakikati yitiren Müslümanlar ortak düşmanlarını değil birbirlerini düşman ilan edince saltanatlar yüzyıllar boyunca ayakta kalmıştır. İslam düşmanları bu ayrılıkları çok iyi analiz etmiş ve yürekleri, zihinleri ele geçirecek şekilde körüklemişler ve ümmetin, ümmet düşmanlarına köleliğinin zeminini hazırlamışlardır. Muhammedi İslam mensupları azınlıkta kalmış, iki ayrı saltanat uğruna birbiri ile mücadele eden bilinçsiz yığınlar oluşmuştur.

Bu durum asırlar boyunca Müslümanlar arasında ekilen fitne tohumlarının yeşermesine, aslında ayrılıklardan ve nedenlerinden habersiz ümmetin çoğunluğunun, sırf atalarından kendilerine miras kalan sıfatlarından dolayı, diğerlerini düşman telakki etmelerine neden olmuştur. İslam düşmanları, siyasi bilinçleri ellerinden alınmış Müslümanların inançları ile oynamış, kendilerinden başka herkesi tekfir edecek kadar ileri giden yeni yeni gruplar türetmiş ve böylece vahdetin önüne aşılmaz gibi duran duvarlar örmüşlerdir. Siyasi olarak zihinlerini İslam düşmanlarına teslim eden Müslümanlar ya İmam Mehdi(a.f.)nin zuhuruna kadar eylemsiz kalma gibi hataya düşmüş, ya da kendilerindenmiş gibi görünenlerin ardından gidip inançlarından uzaklaşmışlardır.

Bulunduğumuz asırlara gelindiğinde müslümanlar artık İslami bir devletin kurulamayacağını buna inanmanın masal kitaplarında anlatılanlara inanmaktan farksız olduğunu düşünmeye başlamışlar ve küfre teslim-i silah eylemişlerdir.Ta ki “şark tarafından zuhur eden nur” tüm dünya müslümanlarını aydınlatan ve gönüllerdeki ve ruhlardaki zillet putlarını yıkıp, devirip, müslümanlara siyasi bilinçlerini tekrar kazandırıp, uyanmalarına vesile olana kadar bu durum devam etmiştir.

İslam İnkılabı, kelime-i tevhidi ihya edip tekrar asli mecrasına “ne doğu ne batı yalnız İslam cumhuriyeti” sloganıyla döndürünce, tevhidin tecellisi olması gereken “vahdet”i ve ortak düşmanları düşman kabul etmeyi vurgulayınca, zulüm düzenleri sarsılmış ve bu muhteşem uyanış şii-sünni bütün Müslümanları kuşatmıştır.

İslam İnkılabı önderi rahmetli İmam Humeyni(r.a.) “dinimiz siyaset, siyasetimiz dinimizdir” sözüyle Müslümanların zihinlerinin kontrolünü kafirlerden almaları gerektiğine işaret etmiş, yaptıkları ibadetlerin içinde barındırdığı imani ve irfani boyutların yanı sıra siyasi boyutunu da dikkate almalarının zulmün sonu olacağını vurgulamıştır. Kudüs günü ve vahdet haftası vb. etkinliklerle Müslümanların birliğinin önemine vurgu yapan, tarihte yaşananlardan bugünkü ümmetin sorumlu olmadığı bilincinde olan, hitap ederken tüm ümmete hitap eden, ortak noktaları ön plana çıkaran ve ayrılıkları gündeme getirenleri zalimlerin uşağı olmakla suçlayan, şii-sünni bütün ümmetin sorunlarını dert edinen İmam (r.a.) ve ondan sonraki Rehberimiz İmam Hamaney, küfre hiç ummadığı bir darbe vurmuşlar ve tüm planlarını yerle yeksan eylemişlerdir.

Vahdetin inançlardan vazgeçmemek olduğunu, sadece ortak noktaların bulunması için bir fırsat olduğunu ve Müslümanların birbirlerine yaklaşımlarının “alçak gönüllülük” temelinde olması gerektiğini vurgulayarak ümmetin siyasi bilincini arttırıp onu kendi arasında birliğe ve düşmanlara karşı direnmeye yönlendiren İslam inkılabı önderlerinin bu yaklaşımları, dostlarını arttırmış ve ehli beyt mektebinden habersiz, zalimlerin oyununa gelmiş olanlara, bir ışık sunmuştur.

Bunca zaman Ali Şeraitinin deyimiyle “aline” olmuş, inançlarından ve bilincinden uzaklaştırılmış ümmet, İslam İnkılabı ile yeniden ümmet olma şuurunu ve bilincini kazanmıştır. Böyle bir siyasi bilinci kazanmış olan ve bunun doğrultusunda uyanmış olan şii-sünni bütün müslümanlar yeryüzünde zulme karşı ayaklanmış, tefrikaları bir yana bırakarak vahdete sarılmış, ve tevhidin gereği olan vahdet yine tevhidin tezahürü olan zaferi ümmete nasip etmiştir.

İslam inkılabı ile asli mecrasına getirilen velayeti fakih makamı tüm ümmetin rehberliğini üstlenmiş, onları imani, irfani, ve siyasi bir eğitime tabi tutmuş, şii- sünni ayrımı yapmadan kanatlarının altına almış ve bir vücudun azalarının farklı da olsa aynı amaca hizmet etmeleri gibi İslam davası uğruna ümmeti seferber etmiştir.

Velayeti fakih makamının takipçileri olan bizler de bu imani ve siyasi hedeflere ulaşmaktaki sorumluluğumuzu ve görevlerimizi bilmeli ve üstlenmeliyiz. Çağımızın en önemli vurgusu olan ve bizlerin inancımız uğruna hareket edip etmediğimizin ve velayeti fakihe olan bağlılığımızın belirtisi olan vahdet ve bu yoldaki siyasi bilinç, bizleri tağutların nifaki oyunlarından kurtaracak, ehli beyt mektebini anlama ve anlatma yolunda dostlar kazanmamıza ve kendilerine şefkatle yaklaşanlara gönülleri ısınan müslüman kardeşlerimizin, yanlışlardan ve tefrikadan uzaklaşmalarına vesile olacaktır.

Bizler “bu bizim işimiz değil, biz doğruları söylemekle mükellefiz” diyerek ümmetin ayrılık noktalarını dile getirdikçe ümmetin düşmanları sevinecektir ve “Müslümanlar bir vücudun azaları gibidir” hadisi mucibince beynimiz hükmündeki velayet-i fakih makamının aleyhinde hareket edilmiş olunacağından vücudun azalarının felç olmasına sebebiyet verilecektir. Beynin emrine muhalif hareket eden aza hastalıklı bir azadır ve vücudun hasta olduğunun işaretidir. Böylesine bir İnkılaba, velayeti fakih makamına ve rehbere sahip ümmetin bu tür hastalıklı tavırlardan kurtulması, ayağın, kolu kabullenmemesi gibi garipliklerden uzaklaşıp beynin emirleri doğrultusunda uyumlu çalışması gerekmektedir. Aksi takdirde İslam düşmanlarının İnkılabın sahipsiz kalması ve yıkılması ümidi depreşecek ve inkılabın mesajının bozulması ve ümmeti değil bir kısım müslümanı kapsadığı gibi bir iddianın yayılmasına katkıda bulunmuş olacağız.

Siyasi bilinç bu çağda “vahdet” kavramı üzerinde tezahür etmektedir. İslami vahdeti anlamayanlar, önemini kavrayamayanlar siyasi bilinçlerini yitirdikleri için kendilerine göz kırpan ve tatlı söz söyleyenlerin bilinçli veya bilinçsiz takipçisi olacak ve İslam düşmanlarının İslam ümmeti içindeki elleri olmaya devam edeceklerdir.

siyasetmektebi.com

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

 
Başa dön tuşu
Kapalı