Pazartesi , 20 Kasım 2017
Son Yazılar

Buradasınız: Anasayfa / Önderlerimiz / TEFRİKA TELLALLARI…

TEFRİKA TELLALLARI…

tefrika

İslam İnkılabının oluşumundan sonra uyanma sürecine giren ümmet, kaynağı İslam İnkılabı olan kitaplarla siyasi bilincini geliştirmeye başlamış, daha önceleri haberdar olmadığı birer hazine hükmündeki nice alim, aydın ve mütefekkirden haberdar olmuş ve kimliğinin farkına vararak hak batıl mücadelesindeki yerini almıştır. Bu uyanışta İslam İnkılabının metodu ve zafere ulaşması kadar İnkılap sürecinde ve sonrasında bütün ömürlerini o yola feda eden alimlerin fikirleri de etkin bir rol oynamıştır ki hala da küfre karşı savaş veren ümmetin zafer ümidi olarak bu inkılabi ulemanın varlığı değerini korumaya devam etmektedir. Özellikle 80 li yılların sonundan itibaren ülkemizde de çevirileri yapılmaya başlanan ve 90 lı yılların başında bu coğrafyadaki inkılabi fikirlerin şekillenmesine büyük katkı sunan bahsi geçen alimlerin kitapları, hangi bakış açısına sahip olursa olsun bütün İslami akımları etkilemiş ve canlandırmıştır.

Ne yazık ki süfyanilerin türlü desise ve vesveseleriyle harmanlanmış olan tuzaklarının işe yaraması sonucu, siyasi bilinç aşılayan İnkılabi kitapların basımı durmuş ve yeni yetişen nesil bu kitapların hayat bahşeden ikliminden mahrum bırakılmıştır. Artık kitap raflarını mektebe değil de mezhebe vurgu yapan kitaplar doldurmaya başlamış ve böylece süfyaniler bütün mezheplerin, suya sabuna dokunmadıkları sürece yayılmasına müsade edip güttükleri koyun cinslerinin sayılarını arttırmaya çalışmışlardır. Kaynak olarak Kur’an’dan ve mektepten beslendikleri için içerik açısından her daim diri ve canlı olan bir çok kitap bugünlerde eski kitaplar kategorisine girmiş ve adeta tarihi eser gibi kıymetli hale gelmiştir.

İşte bu kitaplardan biri olan “İslami Mücadelede Hizbullahi Yol” günümüz gençliğinin pek de haberdar olmadığı ve yazarı olan Ali Korani’nin adını dahi duymadığı kitaplardandır. Bu kitap Lübnan özelinde Hizbullahi hareketin gelişim sürecini irdeleyen ve Hizbullahi hareketin özelliklerini, zenginliklerini, kaynağını ve gücünü tanımlayan ve okuyucularına tanıtan kitap olmasından dolayı, İslami mücadelede Hizbullahi metodun haklılığına iman edenler için okunması gereken önemli kitaplardan biridir. Bu kitapta Hizbullahi hareketin hangi aşmalardan geçilerek ve nasıl oluşturulması gerektiğine değinildiği gibi, bu hareketin nelere karşı olması gerektiği de belirtilmiş ve bu meyanda tefrikanın küfrün işine yarayacağı, vahdetin ümmetin zaferine giden yolda en önemli unsur olduğu anlatılmıştır. Elimizde bulunan ve “bengisu” yayıncılık tarafından 1992’de basılmış olan nüshasının 195 ve 196. sayfalarında ümmetin kimlerin eliyle vahdetten soyutlanmaya çalıştığına dair güzel bir örnek verilmiştir. Biz de bu yazımızda Ali KORANİ’nin anlatımıyla bu örnek üzerinden vahdetin önemine vurgu yapmaya ve hangi kılık, maske veya renk altında olursa olsun vahdete düşman olanların tanınmasına katkıda bulunmaya niyet ettik. Ali KORANİ vahdetin önemini anlatırken Safeviler döneminde yaşanmış bir olayı nakleder ki bu olay bugün neredeyse her köşe başında şahit olduğumuz ve güncelliğini hala koruyan bir vak’adır aynı zamanda.

Kitapta yazdığına göre “Safevi ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde Osmanlı elçiliği yakınındaki Tahran mescidinde dünya kadınlarının efendisi Hz. Fatıma’ya (s.a.) taziye okuyan basit ve kör bir adam, Hz. Fatıma’ya (s.a.) zulmettikleri, Resulullah’ın (s.a.a.) O’na vermiş olduğu Fedek mıntıkasına el koydukları ve İmam Ali’nin (a.s.) evine izinsiz girip eğer biat etmezse evi yakmakla tehdit ettikleri için halifelere kızıyordu. Bu kör adam Fatıma Zehra’nın (s.a.) mazlumluğu ve ona zulmedenlere kızgınlığında samimiydi. Ama o bu hareketiyle Fatıma’nın (s.a.), Peygamberin (s.a.a.) ve halifelerin düşmanlarına hizmet ediyordu. Onun bu hissinden, onların düşmanları mükafatlarını alıyordu. Bu durum cemaat içindeki uyanık bir müslümanın dikkatini çekip kör adamdan üst üste birkaç gündür bunu okumasının sebebini sorunca, kör adam bitişikteki dükkan sahibinin Hz. Fatıma’ya (s.a.) zulmedenleri kınayıp ona taziye okumayı adadığını ve dükkan sahibinin ondan 15 gün boyunca bunu okumasını istediğini söyler. Bu uyanık müslüman meseleyi incelemeyi sürdürdüğünde asıl adak sahibinin dükkancı olmadığını, dükkancıya birisinin 30 rubiye verip istediği bir okuyucu kiralamasını istediğini dükkancıdan öğrenir. Dükkan sahibi de bu paranın yarısını alıp diğer yarısını okuyucuya verir. Bu uyanık müslüman işin peşini bırakmaz ve birkaç kişiden sonra adağın asıl sahibinin İngiltere İmparatorluğu elçiliği olduğunu tespit eder. Ortaya konulan meblağ 500 rubiye, bu taziyeden amaç da Osmanlı elçiliği memurlarının namaz kılmak için mescide gittiklerinde halifelere laf atıldığını duyup, bunu kendi devletlerine haber vermeleri. Bu şekilde Safevi devleti ile Osmanlı İmparatorluğu arasında Avrupalıların tutuşturmuş olduğu mezhebi ayrılığı alevlendiriyorlardı. “

Mutlak suretle, bu nakledilen olay, okuyucularımızın zihninde bugüne dair bir çok hakikati canlandırmış ve direniş cephesinin bütün varlığı ile hakkı korumak adına meydana indiği günümüzde farz olarak ihtiyaç duyulan vahdete düşman olanların çehresinin aydınlanmasına yardımcı olmuştur. Zira ele geçirmek istedikleri her yere önce nifak ekip sonra bu ektikleri nifakları biçerek elde ettikleri mahsülle o bölgenin halklarını besleyen ve o halkları uyuşturan zalimlerin bugün de ellerindeki en önemli koz mezhebi duyarlılıklardır ve ümmet, bu duyarlılıklar rencide edilerek birbirine hala düşman edilmeye çalışılmaktadır. Hangi mezhepten olursa olsun dillerine mezhebi etiketlerini dolayanların halkla muhatap olan ve halkın içinde bulunanları, cahil ama samimi de olsa onlardan bu tefrika konularını sürekli gündemde tutmalarını isteyenler kesin olarak bilinmelidir ki bugün kü büyük şeytanın ve siyonizmin emirleri doğrultusunda hareket eden yeni nesil uşaklardır. Bunların adlarının, sanlarının, makam veya mevkilerinin de önemi yoktur. Bunlar her ne kadar milleti ayrıştırmaya uğraşsalar bile, küfre hizmet yoluyla hepsi aynı dinin aynı mezhebine mensuplardır. Hepsi bir diğerinin varlığını korumak için ve halk içinde karşıt göründüklerinin temel oluşturmasını sağlamak için çırpınmakta ve hepsi bu oluşan temelin üzerine siyonizm eksenli bir yapı kurmak için uğraşmaktadır.

Bunların en belirgin özelliği İslam İnkılabına ve direniş cephesine düşman olmaları ve hakikatin yayılmasına neden olacak siyasi bilinçten alabildiğince kaçınmalarıdır. Bunlar halkın bir kesimine karşı aslan kesilirken, siyonizmle dostluklarını türlü vesileler ile ispatlamış olan süfyanilerin önünde eğilmekte, ona ve sistemine olan bağlılıklarını dile getirmektedirler. Bunlar İmam Humeyni’nin (r.a.) deyimiyle “siyonizmin içimizdeki elleridir” ve yine bunlar İmam Hamaney’in emriyle “dışlanması” gerekenlerdir. Bunlar açtıkları tv’lere, çıkardıkları gazetelere İslami şiarların ve masumların isimlerini verseler de İslam’ın hakim olması için zerrece çabaları bulunmadığından dolayı siyonizme “hizmet” edenlerdendirler. Bunlar sesleri çokça çıkan “tefrika tellallarıdırlar”. Mezhepleri yoktur aslında. Bu yüzden mektebe düşmanlık noktasında birleşirler. Kimileri İslam İnkılabını tümden yok sayar, kimileri ise “o olmadan önce de biz vardık” derler. Ki o varlıkları iki büklüm olarak Şah’ın karısının elini öpmüştür de mezhep diye zilleti benimsemişlerdir. Bunlar “vahdet”ten dem vurmak istediklerinde, süfyanilerden öte kimse akıllarına gelmemekte, vahdetin bayrağının dalgalandığı İslam İnkılabını, mezhebi olarak ya yetersiz görmekte ya da tamamen tekfir etmektedirler ki var olan hak batıl savaşını dahi tahrif ederek halkın safını belirlemekte zorluk çekmesine neden olmaktadırlar. Bunlar da para çoktur. Zira taptıkları putlarını onlara sunan küfrün yaşlı şeytanı ve bugün kü büyük şeytan, hizmetleri mukabilinde bunları bağrına basmakta, tv ler açtırmakta, hakka dil uzattıkları ölçüde kendilerini taltif etmektedir.

Devir artık eski devir olmadığından, büyükelçilikler yanında çığırtkanlık yapacak uşaklara ihtiyaç duymadan seslerini biat ettikleri süfyanilerin yardımıyla çok fazla çıkartabilen bu tefrika tellallarına karşı hak cephesinin müntesipleri olarak çok dikkatli olmak, bunların oyunları bozmak için İslam İnkılabının ve Velayet makamının sesi olmaya çalışmak, vahdeti tüm hücrelerimizle kabullenip yüreğimizi ve zihnimizi tefrikanın kırıntılarından dahi soyutlamak zaruridir. Ki içinde bulunduğumuz “Vahdet Haftası”nın mantığı ümmetin kurtuluşu için birleşmesinin önündeki engellerin aşılmasıdır. Buna aykırı davranan herkesin ümmetin düşmanı olduğunu, ümmetin düşmanlarının dostu olduğunu bilmek, nifağın kökten kurumasına yardımcı olacaktır. Bulunduğumuz her mekanda vahdetin mücessem hali olmayı becerebilirsek, sesi gür çıkan bu tefrika tellallarının seslerinin kısılmasını sağlamış oluruz ancak. Ümmet bir vücudun azaları gibiyse, ortadan ikiye ayrılmış bir vücudun yaşama ihtimali olmadığını bilmemiz, güler yüzle bizleri bir çok parçaya ayırmak için gelen düşmanımızın ellerini kesmemiz için yeterlidir.

siyasetmektebi.com

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.

 
Scroll To Top