Pazartesi , 20 Kasım 2017
Son Yazılar

Buradasınız: Anasayfa / Siyasi Kavramlar / “SIRAT” KÖPRÜSÜ NEDİR? NEREDEDİR? GEÇİŞ ÜCRETİ NE KADARDIR?

“SIRAT” KÖPRÜSÜ NEDİR? NEREDEDİR? GEÇİŞ ÜCRETİ NE KADARDIR?

“Yap-işlet-devret” mantığıyla beyt-ül mal soyularak inşa edilen köprülerin üzerindeki duble yollardan ceplerindeki paralardan soyutlanarak geçenler dahil olmak üzere din ve iman mevzusundan az buçuk haberi olan herkesin hayalidir “sırat köprüsünden” geçebilmek. Üstelik bu köprünün “kıldan ince kılıçtan keskin olduğunu” bile bile otobandan geçercesine hızla geçip kendilerini cehennemin narından cennetin baharına ulaştırmak gibi hülyalara da sahiptir herkes. Öyle ya da böyle düşe kalka bir şekilde o köprünün sonuna ulaşacaklarına imanları tamdır ve bundan dolayı da bu dünya onlar için sırattan önceki vatandır. Köprüye varmadan önce tadını çıkarmak için gezinip dururlar, “nimetlerden” alabildiğine faydalanır, “cevazetlerin” sunduğu “helallerin” tatlılığı ile günlerini geçirirler. Beş vakit Allah (c.c.) deyince 55 vaktin yükünü sırtlarından attıklarını hesap ederek dalarlar günah deryasına ama her günahın zaten vardır bir bahanesi “dinlerinde”.

Öyle bir öteki dünyaya inanırlar ki o dünya onlar için hakikaten “öteki” taraftadır ve o taraf ile bu taraf arasında sıradağlar vardır. Kaf dağı bile daha çok ilişkilidir bu dünyayla “öteki dünyaya” nazaran. Bu yüzden hep bir masal havasında zikredilir ve koparılır bağı bu dünyadan. Zaten hep zikredilir fikredilmeden ve hiçbir zikir geçemez öteye dilden. Yanmayan kefenlerle, “sırattan” kaymayan terliklere bağlanan umutlar uyuşturur imanlarını ve nasıl olsa kurtulmuş olan ahiretlerini düşünmenin gereği kalmaz geri kalan hayatlarında.

Kendilerinin yerine düşünenlerin onların ellerinden tutup cehenneme yuvarlanmalarına izin vermeyeceklerini zannederler Resulullah’ın (s.a.a.) ashabından bazılarının akibetini görünce “Onlar benim ashabım” nidasına “Onların senden sonra neler yaptığını bilmiyorsun” cevabını aldığını duydukları halde. Onlara göre “reis”leri sıratın ihalesini almıştır zaten ve ilk o geçecektir oradan. Doğal olarak da kendileri O’nun konvoyuyla beraber geçip köprüden, “başkanlık” ilan edeceklerdir cennette ve kendilerinden başkasına yer kalmayacak şekilde “parselleyeceklerdir” oraları. Bu kadar basittir algıları ve o dünya “öteki” dünyadır, sıratta zaten o dünyanın mevzusudur işte.

Peki hakikaten öyle midir? “Sırat köprüsünün” bu dünyaya değen bir ucu yok mudur? Varsa nerededir “sırat”? Ve geçiş ücreti nedir? Kimler geçebilir, kimler geçemez, kimlerin kayar ayağı, kimlerin saşmaz rotası? Kim tutar o köprünün üzerinde ellerimizden, kim atar bizi köprüden? Neden “sırat” hapsedilmiştir öteki dünyaya veya öteki dünyanın yok mudur izleri burada? Her insan geçmez mi sırattan bir ömür boyunca? Ya da bu dünyadan “sırattan” geçemeyen geçebilir mi öteki dünyada?

Çalışınca zihnimiz sorular yağar soruların üzerine ve hakikatler görünür perdeler çekilince. Ve anlarız ki sırat “sebil” gibi değildir, tektir, tek doğru yoldur, yoktur çoğulu. Yani sırattan geçmek için yürümek gerekir sapmadan doğru yoldan ve o yol başlar bu dünyadan. Soyut değildir, öteki değildir, bugündür, yarındır ve hatta telafi edilmemiş dündür sırat bu yüzden.

Kaldı ki gömüldüğü mezardan tekrar diriltileceğine inananın adeta başka bir dünyaya ışınlanacağını düşünmesi gerçekten de şaşılacak şeydir. Oysa kendi yaratılışına baksa, baba sülbünden, ana rahminden dünyaya geçiş sürecine dikkat etse, hatta bebekliği ile şimdiki hali üzerine tefekkür etse, anlayacaktır ahiretin doğacağını bu dünyadan. “Nasıl öldüyse öyle diriltileceğini” duymuş olanın ahireti ile dünyası arasına fersah fersah mesafeleri masallarla çekmesi ancak uyutulmuş olması ile mümkündür ki bu çağın insanın etrafında çoktur masal anlatan.

Zaten ahireti bu dünyadan koparmanın temel amacı da budur. Ahiret, çok çok uzak bir gelecekte “belki” karşımıza çıkacak bir diyardır ve bugünle yoktur hiçbir bağı Allah’ın (c.c.) kullarını bu dünyada kendi kulları eylemeye çalışanların dininde. Bu yüzden “hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayanların” türemesi için çırpınıp duruplar. Ya da o uzak(!) geleceğe kendini adayıp bugününü umursamayan ve bugünden elini eteğini çekenlerin yani “yarın ölecekmiş gibi yaşayanların” varlığının artması için gayret sarfederler ki ya sundukları dünyaya aldanıp peşlerine düşsünler, ya da bu dünyayı onlara terketsinler.

Oysa İslam, bu her iki anlayışı da kökünden red etmiş, denge dini olduğunu bir kez daha ortaya koyarak müminleri ifrat ve tefritten uzaklaştırmıştır. Bu dünyayı ahiretin tarlası ilan eden İslam, “hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete” çalışılmasını emrederek bozmuştur “kitabın bir kısmına inanıp, diğer kısmını inkar edenlerin” oyununu. Ki onların yegane amacı suskunlar diyarının “sultanı” olmaktır.

Öyleyse şunu bilmeliyiz ki ağacın tohumun içinde gizli olması gibi ahiret yurdu da dünyanın içinde gizlidir. Nasıl ki tohum zamanı geldiğinde, olgunlaşınca ve kemale erince ağaca dönüşüverir, bu dünyada ahiretin tohumu olduğu için zamanı geldiğinde cennete ve cehenneme dönüşecek, gözler önündeki perdeler bir bir inecektir. Ve “uykuda olan insanlar ölünce uyanıp” hakikatin farkına varacaklardır. Behlül’ün dediği gibi ya sırtlarında taşıdıkları odunlarla cehennemi harlayacaklar ya da bu dünyada ki hayırlı amellerinin karşılığında cenneti bulacaklardır. O halde gerçekten de “ölmeden önce ölmek gerekir” ki uyanıp hakikati görebilelim ve kendimize gelip istemediğimiz bir sonuçla karşılaşmayalım.

Zaten cennet ve cehennemde bu dünyada varlıklarını hissettirmekte ve cefa çekmeden sefa olmayacağının ispatı olarak cennet bu dünyada çekilen sıkıntıların ardına gizlenmekte, cehennem ise vurdumduymaz vatandaşları için kendisini hazırlamaktadır. İşte “sırat köprüsünün” varlığı da burada ortaya çıkmaktadır. Bu dünyada iken ahiretini harap edenin ayağı o kıldan ince, kılıçtan keskin köprüden kaymış olmakta, hayırlı amelleri ile ahiretini ihya edenin ise ayakları o köprüden kaymadan cennete ulaştırmaktadır kendisini. Ayrıca ayağımızın kayması veya kaymaması da bu dünyada kalbimizin ve amellerimizin hangi yöne meyilli olduğu ile bağlantılı olmaktadır. Mesela dün ölen meşhur “vampir” siyonist gibi bu dünyada zulm edenlerinin ahirette geçecekleri ekstra bir sırat bulunmamaktadır. Onlar bu dünyada sırattan kayıp düşmüş ve cehennem çukuruna doğru daha yaşarken yuvarlanmaya başlamışlardır. Yani ahirette ayağımız kaymasın istiyorsak, bu dünyada ayağımızı sabit kılmalı, zulme meyletmeden mazlumun yanında yaratılış gayemize uygun yaşamaya çalışmalıyız.

Müstekbirlerin anlattığı dinde o kadar çok terim tahrif edilmiştir ki yukarıda bahsettiğimiz gibi ya insanlar bu dünyadan el etek çekmiş ya da “nasıl olsa orada biri elimizden tutar, bize şefaat eder” mantığıyla lüzumsuz bir rehavete kapılmıştır. Fakat biraz derin düşünebilen herkes Peygamberlerin a.s. , İmamların a.s. ve velilerin varlıklarının bizatihi kendisinin ihtiyacımız olan şefaatin tecessüm etmiş hali olduğunu anlar. Yani şefaat de aslında bu dünyada vukuu bulmakta, Allah’ın c.c. rahmetinin tecellisi olan bu yüce şahsiyetler bizleri sırat-ı müstakime çekerek bizlere şefaat etmektedirler. Ve bu şefaat de Allah’ın c.c. vaadi gereği sadece layık olanlara ulaşmakta, diğerleri bu dünyada kaçırdıkları fırsatı ahirette de bulamayacak şekilde yaşamlarına devam etmektedirler. “Kaderleri kendi çabalarına bağlı kılınanların” gayretleri batıl olunca Allah’ın (c.c.) lütfu onları kuşatmamaktadır.

O halde bu dünyadayken üzerinde yürüdüğümüz “sırat köprüsünün” farkına varmamız ve ayaklarımız sabit kalsın diye bu yolun “rehberine” tabi olmamız ahiret saadetimiz için elzemdir. İslam İnkılabı gibi bir şefkat elini şükranla tutup “zamanın imamına bağlanmadan gelen ölümden” Allah’a c.c. sığınmamız hem dünya hem de ahiret yurdunda izzetli ve şerefli olarak dolaşmamızı sağlayacaktır. Bu diyarda “zulme meyledenlere ahiretten önce burada “ateş dokunmuş olacak” ve bu bedbahtlar sırattan düşerken çektikleri zikirlerin kıymetinin olmadığını ahirette anlayacaklardır. İmtihan dünyasında uyurgezer olanların, imtihan bittikten sonra uyanmalarının kıymeti kalmayacaktır.

Velhasıl dememiz odur ki “sırat köprüsü” bu dünya hayatının bizatihi kendisidir ve hakikaten de kıldan ince kılıçtan keskindir. Bunca fitnenin, zulmün ve nifağın olduğu bir dünyada sırattan geçebilmek her babayiğidin harcı değildir. Bunun için bu yolu iyi bilen bir önder, bir İmam ve “rehber” gereklidir. Sebil, yani çeşitli yollardan gidenleri İmam kabul edenler ahirette onların meylettikleri zalimlerle haşrolduklarında bizim kendilerini “sırat”ın başında bekleyen ve cennete gidenler ile cehenneme gidenleri kendine tabi olup olmadıklarına göre belirleyen Ali’nin İmamlığına neden çağırdığımızı anlayacaklardır…

siyasetmektebi.com

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.

 
Scroll To Top