Pazartesi , 20 Kasım 2017
Son Yazılar

Buradasınız: Anasayfa / Kur'ani Siyaset / NUSH, TEKDİR VE KÖTEK İLİŞKİSİ…

NUSH, TEKDİR VE KÖTEK İLİŞKİSİ…

nush,tekdir ve kötek ilişkisi...

Şeytandan ve nefislerinden sayısız darbe yiyip özünü yitirmiş olan ahlakın sahiplerinin iki kulakları arasındaki boşlukta oluşan “cereyan”, bu tiplerin yüzlerinin tükrükle yıkanmasına aldırış etmemelerine ve bahar yağmurlarının o serinletici etkisini tahkirin ateşinde yanarken dahi hissetmelerine neden olduğundan, bunlara yönelik her uyarı ve öğüt o bünyede barınamayacağını anladığı için acilen çıkmaktadır. Fitne ve fesadın koordine merkezi haline gelen ve fikir üretim bandında en fazla nifak üretimine yer ayıran zihinleri, kararan kalplerinin pompaladığı kin, nefret, kibir ve hased ile beslendiğinden, iyiliğe ve hayra dair ne varsa hepsine düşman olmuş ve kendilerine yine kendilerinin kurtuluşu için uzatılmış olan elleri kesme derdine düşmüşlerdir. Böyleleri için güneş çoktan batıdan doğmuştur ve hüccet tamamlanmıştır. Ama böylelerinin yoğun maddi ve manevi saldırılarına uğrayanlara yönelik tavrımız ne olmalıdır? Asıl soru budur.

İbn-i Abbas’ın hakkı anlatıp gittikleri delalet yolundan kendilerini geri çevirmesini istemediklerinden dolayı o konuşurken onu duymamak ve ona meyletmemek için kulaklarını tıkayan ve bağırarak sesler çıkaran hariciler gibi, bugün kulaklarını şeytanın fısıltılarına sonuna kadar açan fakat hak sözü işitmemek için yüreklerinin kapılarını sayısız bahanelerle zincirleyenlerin ve bunlara o zincirleri bedava sunan iktidar sahiplerinin arz-ı endam ettiği bir coğrafyada yukarıda tarifini yaptığımız türden zihinlerle iç içe yaşamak bazen mücadele azmimizi zedeleyecek gibi olsa da yaratılışımızın nedenini hak cephesinin safında yer almak olarak tanımlayan bizlerin 124 bin peygamberin (a.s.) en temel tebliğ yolu olan öğüt yolunu terketmemiz mümkün değildir. Bu yüzden yürüyen duvarlarla çevrili yaşamlarımızda o duvarları aşmayı kimi zaman başaramadığımız hakikati, o duvarı inşa eden batılı ortadan kaldırmamızı daha zaruri hale getirmekte, aşamadığımız duvarlarda ne azından gedikler açıp diğer taraftakilerin bu tarafa bakmaları için çaba sarfetmemizi elzem kılmaktadır.

Batılın çamuruna bulandıkları için kirlenmiş olanların, saflığını koruyarak akan hak nehrinin sularında yıkanmalarını sağlamak adına her şehre, her caddeye, her sokağa ve her eve hakkın hattını çekme çabası “bizden öncekilerin üzerine farz kılındığı gibi bizim de üzerimize farz kılınmıştır”(Bakara 183). Öyleyse bu yolda yılmaya ve bıkkınlığa yer olmadığı gibi, ümitsizliğe ve kaçmaya da yer yoktur. Suskunluk ve zillet bu yolun azığı değildir. Bildiği hakikatleri içinde yaşadığı toplumdan umudunu kestiği için sadece yüreğinde taşıyanlar ve o toplumu kendi kaderine terk edip onlardan uzaklaşanlar eğer Yunus (a.s.) gibi peygamber değillerse -ki değillerdir- “kendilerini yutan balığın karnından kıyamete kadar çıkamayacaklardır”(Saffat 143). Çünkü en büyük yanlış, üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmeyip mücadele alanımızı terkettiğimiz halde “sıkıştırılmayacağımızı (cezalandırılmayacağımızı) zannetmemizdir”(Enbiya 87).

O halde “yalanlayanları Allah’a (c.c.) bırakarak” (Kalem 44) haktan nasiplenebilecek olanları aramak ve onların hastalıklarına şifa olmak hem madden hem manen “komşusu açken tok yatan bizden değildir” düsturunu ilke edinenlerin en mühim vazifesidir. Çünkü karınlarındaki açlığı dert edindiklerimizin ruhlarındaki açlığı umursamamış olmamız, bizim de dünya görüşümüzün “meta” üzerine bina edilmeye başladığını gösterir. Ve ayrıca zaten ruhları hakla ve izzetle doyanların, zilletten dolayı kaybettikleri haklarını geri almaları daha kolay olacaktır. Ki bunlar yeryüzünün her coğrafyasındaki çoğunluğu temsil eden mazlumlardır. Bunlar, midelerindeki uğultu, kulaklarını hakkın söylemine tıkasın ve hakkın sesini duyamasınlar diye sistematik bir şekilde arttırılan yığınlardır. Bunlar, bugünleri ellerinden alındığı için yarınlarından korkar hale getirilmiş olanlardır. Bunlar, sömürülen hayatların tam orta yerinde doğan ve erkekleri (yürekleri, ruhları, şerefleri, güçleri) öldürülüp, kadınları (nefisleri, rızaları, meyilleri ve kabullenmişlikleri) sağ bırakılanlardır. Bunlar, köle tacirlerinin zihinlerini zincirlediği hürlerdir(!). Özgür(!) düşünür ve ezilmeyi seçerler.

Her ne kadar toplumsal hava esaretin baskın karanlığına bürünmüş olsa da ve bu havayı soluyanların kaptıkları hastalıktan dolayı betleri benizleri solmuş olsa da “sen yine de öğüt ver. Çünkü öğüt mü’minlere fayda verir”(Zariyat 55). Çünkü her müminin yüreğinin derinliğinde bir ateş yanar. Üzeri küllense de, zulüm yağmur olup yağsa da, fırtınalar tufanlar kopsa da yeryüzünde o ateş müminin kalbini her dem sıcak tutar. Ve verilen her öğüt besler yürekteki ateşi. Kimi zaman çok kimi zaman az da olsa diri tutar kalpleri ve tüm Kalplerin Sahibi (c.c.) satın alır emeğini. Bir kıyam ateşi sarar yürekleri ve sıçrar hakikatin kıvılcımları “elleri kurumuş olanların” kuruttuğu topraklara. Devasa bir “nar” olur, mümine gülistan olur, kafire cehennem. İbrahimler büyür o ateşler içinde ve Nemrutlar küçülür boyun eğer sineğe. Sen “öğüt ver”(Tur 29). Öğüt ver ki can gelsin, Ruhullah gelsin dirilsin bütün ölüler. Hala anlamazsa bazı mazlumlar, üzülme, “yanlarından güzelce ayrıl”(Müzemmil 10) ve de ki “Ya rabbi bilmiyorlar”.

“Nush”un (öğütün) yukarıda bahsettiğimiz muhataplarının dışında bir de bazıları var ki zalim ile mazlum arasında ki setin taşları olmaya gönüllüdürler. Az bir bilgi ile çok şeye talip olurlar. Kanatları yok iken uçma derdine düşerler. Haktan bahsederken batıla hizmet ederler ve batıl katında da bir değerleri yoktur aslında. İşleri güçleri ortalıkta dolaşıp zihinleri bulandırmaktır. İmanla bağları küfürle bağlarından daha zayıftır. Ne sakalları, ne hacı oluşları ne şeyhlikleri ne de “kanaat önderi” diye takdim edilişleri var olan değersizliklerini örtmeye yetmez. Kiminin bu özellikleri de yoktur zaten. Sadece “okumuş çocuklar” etiketine sahiptirler. Bunlar “nush”un sınırlarından çoktan çıkmışlardır. “Tekdir” bunların payına düşen yöntemdir artık. Varsa nasipleri belki dönerler diye gittikleri yoldan, “öğüt”ten çok “azar”dır hakları. Attıkları her adımda güçlendiği için bir zalim, hakkı(!) hakkı yalanlamak için kullanmalarının önüne geçmek gerekir “tekdir” ile. Hak söz ile batılı kastedenlerdir çünkü bunlar ve “hak bunların gırtlaklarından aşağı geçmez”, geçemez. Orada hapsolur durur. Kâr etmezse tekdir, bunları Allah’a (c.c.) havale edip beklemek gerekmektedir. Çünkü bunlar dost libaslı düşmanlardır ve tanınmaları zordur mazlumlar tarafından. O zaman “yalanlayanları Allah’a bırakıp, onlara az bir süre tanımak”(Müzemmil 11) safların tam olarak ayrışacağı güne kadar vazifemizdir.

Son kesim ise batılın hükmü için savaştıklarından dolayı artık hiçbir öğüdün ve azarın kendilerine fayda veremeyeceği şekilde kendi elleri ile kendi kalplerini karartmış olan zalimler güruhudur ki bunların hakkı kötektir. “Fitne kalkıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar bunlarla savaşmak”(Enfal 39) farzdır. “Hilesi zayıf olan şeytanın bu dostları ile savaşmak” (Nisa 76) her müminin ve hakkını almak isteyen her mazlumun yegane görevidir. “Nasıl bir inkılapla devrileceklerini yakında görmüş olan”(Şuara 227) ve İslam İnkılabından aldıkları darbelerle “çeneleri kırılmış olan” bu zalimlerin her coğrafyadaki tek ilaçları o toprakların halkının hakkın etrafında birleşerek topyekün kıyam etmesidir. Böylece yedikleri “köteğin” etkisiyle işgal ettikleri beldelerden ve yeryüzünden silinmeleri mümkün olacaktır. Bu noktada acımaya, hoşgörüye, “ama”ya, “belki”ye yer yoktur. Bu nokta hakkın ve batılın sınır noktasıdır ve atılacak en ufak bir yanlış adım yanlış safta saf bağlamaya neden olacaktır. “Zulme ve zalime meylettikleri için ateşin dokunduklarından olanlar”(Hud 113) gibi bir akıbete düçar olmak istenmiyorsa zalimler arasındaki rekabetlerden(!) uzak durup tümünden beri olunmalı ve hakkın gücünü “köteğin” gücü ile birleştirerek mazlumun yanında yer alınmalıdır.

Ve bazen bu üç mücadele şekli de aynı anda farklı alanlarda uygulanarak toplumsal ıslah için gerekli zemin hazırlanmalıdır. Tıpkı hastalığı teşhis eden doktorun, hem hastalığa neden olan mikrobu öldürmeye çalışması (kötek), hem o mikrobun yayıldığı bölgelerden hastayı uzaklaştırmak için uyarılarda bulunması (tekdir) ve hem de hastaya sağlığına kavuşmasını sağlayacak olan öğütler (nush) vermesi gibi.

Ve bugün doktor bellidir, hasta bellidir, tedavi bellidir. Anlayan için hakikat ortadadır…

siyasetmektebi.com

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.

 
Scroll To Top