Salı , 17 Eylül 2019
Son Yazılar

Buradasınız: Anasayfa / Siyasi Kavramlar / NASIL BİR DÜNYA ? -5- (İZZET,ŞEREF,ONUR)

NASIL BİR DÜNYA ? -5- (İZZET,ŞEREF,ONUR)

izzet

Nasıl bir dünya istediğimizi ve bu dünyayı inşa etmenin yegane yolu olan İslami bir düzeni neden arzuladığımızı kendimizce izah etmeye çalıştığımız yazı dizimizi, “izzet,şeref,onur” konusunu da ele alarak tamamlamayı ve sonlandırmayı arzuluyoruz. Sitemiz ilk günden itibaren aslında “nasıl bir dünya” istediğimizi ve bu dünyaya nasıl ulaşabileceğimizi izah etmek için çabalamakta ve suskunlaştırılmış, boyun eğdirilmiş, elleri ve ayakları kesilmiş, gözleri köreltilmiş bir İslami anlayışın İslam’ın özünü temsil etmediğini, siyasi boyutu kendisinden koparılmış hak dinin, batılın iktidarının en temel sütunu olacağını anlatmak için uğraşmaktadır. Bu doğrultuda yazılarımızı yazarken özellikle İslam tarihinden yararlanarak bugün içinde bulunduğumuz karanlığa ışık tutmayı, her çağda uygulanmak için gelmiş olan İslam’ın tarihinin de bütün çağlara örnek teşkil ettiğini vurgulamayı, geçmişte kalmanın da bugünü geçmişi bilmeden analiz etmenin de yanlışlığını ortaya koymayı amaçlamaktayız. Bundan sonra da gücümüz yettiğince ve sitemizde derdimizi anlatmaya yetecek belli bir arşiv oluşuncaya kadar Allah’ın (c.c.) izni ve yardımıyla düzenli olarak yazmaya devam edeceğiz. Çünkü mektebimizin hakkın ve hakikatin siyasetinin mektebi olduğuna imanımız tamdır diyerek asıl konumuza dönmek istiyoruz.

Günlük yaşamımızda çevremizdeki insanların tümünün şeref, onur, haysiyet, izzet gibi kavramlara aşık olduğunu, kendince herkesin bu vasıfları taşımaya çalıştığını, en zelil kişilerin bile kendilerini “izzetli” olarak tanımlama derdine düştüklerini müşahade etmekteyiz. Hiç kimse kendisinin şerefsiz, onursuz olduğunu ifade etmemekte, kendilerine yönelik böyle bir hitabı kavga sebebi ve hatta ölüm sebebi kabul etmektedir. En nefret edilen ve toplumda yeri olmayan insanlara karşı ise hakaret olarak bu kavramlardan yoksun oldukları beyan edilmektedir. Aç kalmanın şerefini ve izzetini yitirmekten daha evla olduğunu, hatta onuru yitirmektense hayatı yitirmenin tercih edilmesi gerektiğini küçük yaşlarımızdan beri işitmekte, böyle yaşayanlara düzülen övgülere şahit olmaktayız. Gerçekten de fıtraten her türlü iyiliğe ve güzel haslete meyli bulunan insanoğlunun, yaşamı boyunca en fazla dikkat ettiği şey şeref ve izzet dolu bir hayata sahip olmaktır. Peki bu izzetin ve şerefin kaynağı nedir? Nerede aranmalıdır izzet? Nasıl kazanılmalıdır şeref? Elde ettiğimiz dünyevi makamlar şerefi ve izzeti bizlere sunabilir mi? İrdelemeye başlayalım.

“İnsanoğlunu şerefli kıldığını”(İsra 70) belirtip değerini bir kez daha vurgulayan Allah (c.c.) “bütün izzet ve şerefin kendisine ait olduğunu da”(Fatır 10) beyan ederek, bu vasıflara ulaşmanın tek yolunun, yine bu vasıfları yaratanın yolundan gitmek olduğunu bizlere bildirmiştir. Yaratılışında şerefli olan insanoğlunun şerefinin kaynağı Allah’tır (c.c.) ve bu kaynaktan uzaklaştıkça şeref ve onuru ve doğal olarak izzeti elinden alınacaktır, “çünkü bütün izzet Allah’ındır”(Yunus 65). Öyleyse sırtını bu hakikate dönüp “Allah’tan başka bir şeyle aziz olan, zelil olur”(İmam Ali a.s.) ve daldığı dünyanın unutturduğu ahiret gerçeği ile yüz yüze geldiğinde izzet sandığı her türlü dünyevi kazancın aslında zilletin kaynağı olduğunu fark eder. Her ne kadar dünyada sahip olduğu makamlar vasıtasıyla görece bir saygınlığa sahip olsa da insanoğlu, unutmamalıdır ki “dinin onaylamadığı her izzet, zillettir”(İmam Ali a.s.).

Hal böyleyken, tüm insani değerlere savaş açan ve İmam Humeyni’nin (r.a.) deyimiyle “insandan korkan” süfyanilerin hüküm sürdüğü topraklarda, izzet ve şeref asli kaynağından uzaklaştırılmış, insani kemali temsil eden ve tekamül yolunda azık olarak taşınması gereken bu kavramlar, tahrifata uğratılarak dünyevi makamlarla ilişkilendirilmiş ve o makamları elde etmek için her türlü zilleti kabul edenler, süfyaniler tarafından taltif edilerek güya izzete(!) kavuşmuşlardır. Batılın savunucuları kendilerine karşı oluşabilecek her türlü itirazı önlemek için bu itirazların kaynağı olan hasletleri yok etmeyi, saltanatlarının devamının şartı olarak kabul etmişlerdir. Kendine olan güveni yitirip kendini değersiz hisseden ve zillete boyun eğmekten başka çaresi kalmadığını düşünen insanların, tağuta boyun eğerek izzet kazanma derdine düşmeleri aslında ruhlarına aşılanan aşağılık psikolojisinin de belirtisidir. Çünkü “hükümdarlar (krallar) bir ülkeye girdikleri zaman, orasını bozguna uğratırlar ve halkından onur sahibi olanları hor ve aşağılık kılarlar”(Neml 34) ki, zulme başkaldıracak mecalleri olmasın ve boyun eğme kültürü yaygınlaşsın. Oysa ki “hak karşısında zelil olmak izzete, batıl vesilesiyle aziz olmaktan daha yakındır” (Resulullah s.a.a.). Ama ruhları nefislerinin egemenliğine boyun eğdiği için zulmün baskılarını kabullenenler, direnme ruhunu kaybedip zillete düçar olmakta ve bu zilleti bir süre sonra izzet olarak benimsemektedirler.

Halkın bütün sermayesini yağmalamaktan bir an dahi geri durmayan süfyaniler, hüküm sürdükleri coğrafyalarda önce halkı dünyevi ihtiyaçlarını dahi karşılayamayacak hale getirip kendilerine bağımlı olan, dağıttıkları makarnaya, kömüre muhtaç olan, iş bulmak için adeta yalvaran, yardım adı altında dilenme kültürünü yaygınlaştırmak için sundukları 3-5 kuruşa ulaşmaya çalışan ve bunun için olmadık yollara başvuran velhasıl el açmaya alışan ve sahip olduğu izzet-i nefsi yitiren bir halk haline getirmek için uğraşmakta, daha sonra da bel’amları vasıtasıyla “şükür,sabır,kader” gibi kavramları halka tahrif ettikten sonra dayatarak zilleti meşrulaştırmaktadırlar. Öyle ki bunların zulmüne muhatap olan halk, hakkını aramak şöyle dursun, verileni bile çok görmeye başlamakta, süfyanilere dil uzatan olursa “Allah’tan kork, birazcık şükret, bunu bulamayanlar da var” gibi garabetlerle dolu cümleler kurabilmektedir. Bunu bilen süfyaniler, saçıp savurdukları ve siyonizme peşkeş çektikleri ülke kaynaklarını gayet rahat bir şekilde halkın gözü önünde ifade etmekten çekinmemekte, kendilerine yaptırdıkları sarayları hizmet diye takdim ettikleri gece kondu sahipleri tarafından alkışlanmaktadırlar. El kaldırıp yoruldukları için (!) binlerce liralık maaşı (ki görünürde olan bu) ceplerine indiren bu süfyaniler, göz diktikleri 800 liraya talim edenlerin destekleri ile keyif çatmaktadırlar.

Maddi boyutun dışında manen de sömürülen halklar, süfyanilerin bahşettikleri makamların izzet ve şeref kaynağı olduğunu zannederek onlara daha da bağlanmakta, kaybettikleri şereflerini ve izzetlerini, kazandıkları dünyalıkları ile doldurma gayretine düşmektedirler. Ellerinde tuttukları dünaylıklara güvenip Allah’a(c.c.) isyan eden süfyaniler, koydukları kanunlarla ilahlık taslamakta, “ben de dilediğimi öldürür, dilediğimi canlı bırakırım” diyen atalarının hatıralarını yad etmektedirler. Memleketin dört bir yanını somut veya soyut putlarla doldurup, insanları bunlara tapmaya zer veya zorla mecbur bırakan süfyaniler, elbet bir gün bir sineğin saldırısıyla zelil olacak ve kendilerine “(azabı) tad; çünkü sen (kendince) üstün ve onurluydun”(Duhan 49) denilecektir.

Zilletin sessizliğinde hüküm süren zalimlerin karşısına, puthaneye çevirdikleri memleketlerde, ellerindeki hakikat baltalarıyla İbrahimlerin çıkacağı gün yakındır. Burnundan kıl aldırmayacak kadar mütekebbir şahları devirmeye “heyhat! minezzilleh” diye haykıran bir tek Hüseyni yetecektir. “İnsanların en azizi olmanın, aziz ve celil olan Allah’tan sakınmakla gerçekleşeceğini bilen”(Resulullah s.a.a.) hakikat aşıkları meydanları dolduracak ve izzetini yitirdiği için zillete düçar olan ümmete “yenilgiler çağının kapandığını” haykırarak tekrar izzeti bahşedeceklerdir. Dünyevi çıkarlara sahip olmak için zulmü meşrulaştıran bel’amların ve bunlara uyup dünyayı ahirete tercih ederek zelil olan halkların aksine, tüm dünyayı “ayaklarındaki terliklerin altında ezenlerin” nuruyla, ölmüş ruhlar dirilecek ve izzet, “kendilerine izzet sağlasın diye, Allah’tan başka ilahlar edinenlerin”(Meryem 81) bütün çabalarına rağmen, “Allah’ın, O’nun resulünün ve müminlerin olacaktır”(Münafikun 8).

Böyle bir dünyayı beklemek ve bu dünyanın oluşması için çaba sarfetmek her müminin yegane görevidir. İmanın kendisi izzetin menbaıdır çünkü. İnsanlık tarihi imana sahip hiç kimsenin zillete tahammül ettiğini veya boyun eğdini görmemiştir, yazmamıştır. Kur’an sürekli olarak izzetin ve şerefin kaynağını Allah c.c. olarak bizlere belirtmiş ve yalnız O’nun emirlerine uygun bir dünyada izzeti, şerefi, onuru ve tüm insani kemalleri elde edeceğimizi vurgulamıştır. Var olan dünyadan ziyade İslam’ın hükmettiği bir dünyayı arzulayışımızın temel nedenlerinden biri de budur. Bu yüzden “müminleri bırakıp ta kafirleri dost edinip onların yanında izzet arayanlara, izzetin yalnızca Allah’a ait olduğunu haykırmak” (Nisa 139) ve yezidi iktidarlara Hüseyni direniş göstermek derdindeyiz. Çünkü “zillet bizden uzaktır”(imam Hüseyin a.s.).

siyasetmektebi.com

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.

 
Scroll To Top