Salı , 17 Eylül 2019
Son Yazılar

Buradasınız: Anasayfa / Yazı-yorum / Hasbihal / KÖR, SAĞIR AMA GEVEZE…

KÖR, SAĞIR AMA GEVEZE…

kör sağır

Yaz,kış sürekli taktıkları at gözlükleri ile sokaklarda, meydanlarda ve en önemlisi hemen yanıbaşımızda, çevremizde arz-ı endam eden nice ses çıkaran kütükle muhatap olmaktan bizar olmuş kardeşlerimizden birinin isteği üzere “inat” konusunu ele almaya ve bunun neden olduğu tahribatı elimizden geldiğince ortaya koymaya niyetlendik. Çünkü bu vasfın en belirgin temsilcisinin şeytan olduğunu Kur’an, çeşitli ayetlerde dile getirmiş (örneğin Nisa 117) ve bu kötü huyun sahiplerinin akıbetini bizlere bildirmiştir. Yazımızın ilerleyen bölümlerinde bu ayetlerden bazılarına da yer vereceğiz ki iman ehli olduklarını iddia edip hal ve hareketleri ile “inat” ehli olduklarını ispatlayan birçok “müminin”, hak diye batılı nasıl takip ettikleri ortaya çıksın ve hakkın, ruhlarının ve zihinlerinin sınırlarına girmemesi için oluşturdukları surlarda gedikler açılsın.

Eğer insan suretinde karşımızda çıksaydı “inat”, muhtemelen kör ve sağır olan ama susmak nedir bilmeyen bir bedene ve kişiliğe sahip olurdu. Ve bu kör ve sağır olma hali ya doğuştan gelen bir engel olarak ya da tercih edilen bir durum olarak, o bedene yerleşik vaziyette bulunurdu. Üstelik cehalet denizinin derinliklerinden çıkarılan anlamazlık ve dinlemezlik incileriyle süslenmiş ve olabildiğince çirkin olduğu halde kendisini dünyanın bilmem kaçıncı harikası sanan, bulunmaz hint kumaşlarıyla(!) çehresini örten ve zalimin tahtının yanında oturup onu içten içe güldüren fikren cüce bir soytarıdan da pek bir farkı bulunmazdı.

İşte böyle bir yapıya sahip “inat” ehliyle ne zaman herhangi bir konuda fikir alışverişinde bulunulmaya çalışılsa, hemen bütün idraklerini köreltip karşı tarafın hiçbir delilini görmemeye, sürekli aynı fikirleri (!) tekrar etmeye ve içine düştükleri çukurda debelenmeye başlar, muhataplarının bütün sabırlarını tüketmelerine ve artık kendileri hakkında ümitsizliğe kapılmalarına neden olurlar. “İnat helakin adresi olduğundan” (İmam Ali a.s.) böyleleri hakka kapadıkları gönüllerini batıla açarak helaklerini hızlandırmakta, “başı cehalet, sonu ise pişmanlık olan inatlarından dolayı” (Resulullah s.a.a.) “haktan döndürülmektedirler” (Mümin 63). Nasıl ki geçmişte “Ad (kavmi). Rablerinin ayetlerini inkar ettiler; O’nun peygamberlerine asi oldular ve inatçı zorbanın emrine uydular ise” (Hud 59), bugünün inatçı zorbalarına yüreklerini açıp bütün güçleriyle ayak uyduranların da, geçmişteki kardeşlerinin akıbetine uğramaları kaçınılmazdır. Çünkü bu ilahi bir vaaddir.

“Görüşü bozan inat”(İmam Ali a.s.) hastalığının uyuşturduğu ve sürekli olarak erittiği bir zihne müptela olanlarla “hiçbir toplumda tartışmamak gerektiği” (İmam Ali a.s.) İslami hakikatlerden biridir. Bu tartışmaların sonu olmadığından hiçbir hakikatin gün yüzüne çıkmasına da katkıları olmayacaktır. Zira “bilgisiz oldukları halde tartışmaya girip inatçı şeytana uyan kimseler” (Hac 3), sunulan bilginin kıymetini anlayacak bir altyapıya da sahip değillerdir ve adeta buldukları elmasa kırık cam parçası muamelesi yapan nadanlardan farksızdırlar. Ki inat çoğu zaman cehaletin kardeşi olarak vücud bulmakta ve bu iki kardeş birbirlerini takviye edip desteklediklerinden dolayı yapışık ikizler misali ayrılmamaktadırlar. Belli bir ilim düzeyine sahip olan ve sorgulamanın ve şüphenin ilim edinmenin en temel gereksinimi olduğunu bilen hiç kimse inat ehli olamayacağı gibi, ilmi olmayan bir meselede inkar temelli bir tartışmaya da girmeyecektir zaten. Bu yönüyle inat taassubunda temelindeki harçlardan biridir ve taassup hakikati görmeyi engellediğinden ve hakka karşı gelmenin kaynağı olduğundan, şirke giden yolun işaret taşıdır.

Yukarıda kör ve sağır olarak tasvir ettiğimiz inat ehlinin bu duruma gelmesinin genelde iki nedeni olduğunu bu nedenlerde birinin doğuştan diğerinin ise tercihe bağlı olduğunu belirtmiştik. İlk sebep, inat ehlinin cehaletini kullanan zalimlerin, hakkı batıl batılı hak olarak tanıtmaları sonucu, insanların hak diye batıla gönül vermesi ve hakkı savunma adına batıldan kopmamak için inat etmesi olarak tezahür etmekte, kendini bilme dünyasına yeni adım atmaya hazırlanan insanların, bu doğum sürecinde ebeliğini yapan zalimler tarafından gözlerinin köreltilmesi ve kulaklarının tıkanması ile kemale ulaşmaktadır. Henüz hakka ulaşma ihtimalleri yokken, hakkın maskesini kendilerine takan batılın askerlerinin, gülücüklerle yaklaştığı bu insanlar, ister istemez inat hastalığına müptela olmakta ve aslında fıtratları gereği hakkı savunmaya çalışmaktadırlar.

Bunun örneğini Muaviye’nin anlattığı İslam’a (!) gönül veren Şam halkında görmek mümkündür. Zira bu halk İslam’la, bu münafığın döneminde tanışmış ve kendilerine hak diye sunulan batılı kabullenmiş ve bu hakkı (!), Kur’an-ı natık olan İmam Ali’ye (a.s.) karşı savunmaya çalışmışlardır. Çünkü onların saldırıya uğramış zihinlerine göre İmam Ali (a.s.) hakka karşı (haşa) savaş açmıştır ve hak korunmak zorundadır. Bu fikri onlara “usta”ca aşılayan devrinin en büyük münafığı olan ama tacını bugünün münafıklarına kaptırmış olan Muaviye, İslam tarihinde hakla batılı karıştırmanın ve zihinleri ve ruhları kör ve sağır bırakmanın bir nevi okulunu kurmuş, bu okuldan mezun olan boynuzlar, kulakları geçmeyi başarmıştır. Tıpkı ataları gibi bugünün “usta”ları da “ya Allah, bismillah” diyerek aslında kendilerinin ifadeleriyle (haşa) eşit olduklarını düşündükleri Allah’ın (c.c.) adını anarak, tabiri caizse halkın damarına girmekte, suratları asık vaziyette kameralar önünde mecburen dinledikleri kuranı, mızraklara takılan kuranın yerine koymakta, beş vakit İslam’a ihanet ettikleri halde kıldıkları namazlarla (!) bu ihanetleri örtmekte ve ele geçirdikleri halkın bilinçaltına batılı hak diye yerleştirmektedirler.

İnat hastalığının ikici sebebi olan tercih durumuna gelince, bu sebebin muhatapları “inat”ı bilinçli olarak kuşanan ve kazandıkları dünyalıklarını kaybetmemek için kendi kalplerini hakikate karşı kendi elleri ile mühürleyenlerdir. Bunlar gözlerine ve kulaklarına mil çekip işlevsiz hale getirdikten sonra, gönül rahatlığıyla batıla sarılmakta ve başkalarıyla tartışırken güya haktan yana tavır koymuş gibi görünüp batılı bütün aleyhteki delillere rağmen “inadına” savunmaktadırlar. Mangalda kül bırakmayan bu kör,sağır ve gevezeler, bulundukları mekanlarda hemen kendilerini belli etmekte ve ellerinde bulunan çeşitli boyalarla batılı süsleyelerek insanlara sunmaktadırlar. Üstelik bunların çoğu cahil olmamalarına, bilmem hangi üniversitenin bilmem hangi fakültesini bitirmiş olmalarına, kitaplar okumuş, sohbetler dinlemiş, namaz kılmış, hacca gitmiş, zekat vermiş olmalarına rağmen, fuhşun,faizin,kumarın, hırsızlığın, gaspın ve zulmün hüküm sürdüğü ortamlarda tüm fecaatleri görmezden gelmekte, kendilerine hakikati görmeleri için imkan sunulduğunda olanca kinlerini kusmakta, hiçbir delili kabullenmemektedirler. Burada belirtmek gerekir ki bunların asıl savundukları, nemalandıkları batıldır. Bu batılı bilinçli olarak “inat” silahıyla, hakkı savunurcasına savunmakta, hakkın ortaya çıkmasından korkmaktadırlar. Dilleri Allah (c.c.) dese de, kalpleri ile şeytanı zikretmekten ve tağuta gönül vermekten bir an dahi olsun vazgeçmemektedirler. Çünkü gelecek olan hakkın, batılı bütün izleri ile birlikte yok edeceğini bilmekte ve batılın hüküm sürdüğü coğrafyalarda elde ettikleri makam, mal, şan ve şöhretlerinin ellerinden gitmesinden korkmaktadırlar. Bunların daha ufak çaplı benzerleri ise bulaştıkları batılın gerçek yüzü ortaya çıktığında, kendilerinin de hakka karşı saf tuttuklarının aşikar olacağını ve türlü yollarla batılın nimetlerinden faydalandıklarından, (örneğin kredi ile ev, araba alanların faizin bu devirde helal olma ihtimalini ve kendilerini faize bulaştıranları ölesiye savunmaları gibi) bu nimetlerin ellerinden gitmesinin yanısıra, iç huzurlarının da yok olacağını düşünmelerinden dolayı “inat” etmektedirler.

Bu iki grup arasında hakkı bulma ihtimali olan grup kanaatimizce ilk gruptur. Çünkü bunlar bir nevi mustazaf konumundadırlar ve eğer kendilerine hak, doğru yolla sunulursa hakka tabi olma ihtimalleri daha yüksektir. Nitekim İmam Hüseyin’in (a.s.) kendisine düşmanlık eden Şam ehline karşı takındığı şefkat yüklü tavır onun İmam Hüseyin’in (a.s.) yarenlerinden olmasını sağladığı gibi, bu tipteki “inat” ehline bizlerin de aynı şefkati göstermesi ve elimizden geldiğince hakkı sabırla onlara sunması çok önemlidir. Yıllar boyunca ölümcül bir hastalığa müptela olanların bir anda iyileşmesini beklemek ve onları bununla yükümlü kılmak, “davetçilere” yakışmayacaktır. Karşımızdakini iyi tanıyıp ona uygun yöntemi bulmak bu aşamada çok önemlidir. Her hastalığın ilacının farklı olması gibi her insana ulaşmanın yolu da farklıdır. “Güzel ve hikmetli söz” davetimizin temelini oluşturmalı, insanların kalplerindeki lekelere uygun temizleme yöntemini keşfetmeliyiz. Eğer kalplere “is” lekesi konmuşsa, onu incitmeden üfleyerek uzaklaştırmalıyız aksi takdirde o leke kalıcı hale gelecektir. Ve eğer “tebeşir” lekesiyle karşı karşıya bulunuyorsak onu silkelemeli ve hatta ona vurmalıyız ki o lekenin izleri kalplerden silinsin. Bu vurma hareketinden kastımız karşımızdakini bazı hakikatlerle direkt yüzleştirmektir. Ama bunlardan en önemlisi sabrı silah olarak kuşanmak ve asla vazgeçmemektir. Son ana kadar hakikati sunmak, kimse anlamasa ve uymasa bile görevimizi yerine getirme bilinciyle tekrar tekrar çaba göstermek, gerisini ise Allah’a (c.c.) bırakmak, bizlerin yükümlü olduğu görevimizdir.

İkinci grup olan “inat” ehline gelince…Bunlara tecrübelerimize dayanarak söylemeliyiz ki hiçbir ilaç kâr etmemekte, bir nevi ötenazi haleti ruhiyesine sahip bu tipler yaşayan ölüler gibi karşımızda durmakta ve ne sözlerimizi işitmekte ne de delillerimizi görmektedirler. “Hiç şüphe yok ki sen, sesini duyuramazsın ölüye ve ardına dönüp giderlerken davetini duyuramazsın sağırlara.”(Rum 52) ayetiyle bu hakikati bizlere bildiren Allah (c.c.) bu tiplerin “oğullarını tanıdıkları gibi”(En’am 20) hakkı tanıdıklarını buyurmaktadır. Ama ne yazık ki “inat”ları hakka tabi olmalarını engellemektedir. Bunlar ancak “imamları ile haşrolacakları gün” hakikate direnmenin acı sonucunu kavrayacaklardır. Bu yüzden bunlarla vakit harcamanın o vakte zulüm olacağı bilinmeli ve tüm enerji, halkın geri kalan kısmını bu bulaşıcı hastalıktan kurtarmaya adanmalıdır.

siyasetmektebi.com

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.

 
Scroll To Top