Salı , 17 Eylül 2019
Son Yazılar

Buradasınız: Anasayfa / Yazı-yorum / Hasbihal / İSTER ŞÜKRET, İSTER NANKÖR OL…

İSTER ŞÜKRET, İSTER NANKÖR OL…

(Bu yazı “Güneş gözlüğü” ve “Körler diyarında görmek” başlıklı yazımıza yorum yazan bir okurumuzun ‘şüphe’yi kullanış biçiminden yola çıkarak bu konuya bakış açımızı yansıtmak adına yazılmıştır.)

Ey İnsan! Kimsin sen? Nereden geldin ve nereye gitmektesin? Hedefsiz misin? Tesadüfi misin? Rastgele misin? Yoksa var mı bir hedefin? Yüce misin yoksa değersiz misin? Alem misin yoksa zerre misin? Herşey misin yoksa hiç misin? Güçlü müsün yoksa aciz misin? Efendi misin yoksa köle misin? Peki ya var mı bir iraden, mesul müsün yoksa değil misin? Nesin sen? Neyden var oldun, nasıl varoldun? Ya da neden varoldun? Ten misin, can mı? Kamil misin, ham mı? Ruh musun nefs mi? Çok musun, tek mi? Kimsin sen? Mazlum musun, zalim mi? Cahil misin, alim mi? Nankör müsün, şakir mi? Mümin misin kafir mi? Muti misin, baği mi? Asker misin, şaki mi?

Var mı bir cevabın yoksa cevaplar deryasında boğulmakta mısın? Her yönünden bir ses mi gelmekte kulak ardına atamadığın, hangisini dinlemeye karar veremediğin? Yoksa bütün o fısıltıları “sağından, solundan, önünden ve arkandan” mı duymaktasın? Çekildiğin girdabın içinden vaz mı geçtin kulaç atıp ta çıkmaktan? Yoruldun mu yoksa bunca imtihandan? “İman ettim dediğin için, imtihan edilmeden elde edeceğini” zannettiğin cenneti, bu cehennemde bulamayınca mı “kahroldun” da cennetini cehenneme çevirmeye gayur oldun?

Ey insan! Nedir derdin? Madem ki daldın dünyaya niye feryat etmektesin? Madem ki bu dünyadadır aradığın her şey, madem ki tüm dünyan bu dünyadır, neden dinmek bilmez iniltin? Bedeninse özün ve bütün varlığın, o doydukça neden artmaz huzurun, neden tatmin olmazsın ve neden susmaz zihnin? Yoksa ötesi buranın, bu kaygı, bu acı, bu sorgulama niye? Fani isen ebedi aramak niye? Yoksa damağın mı alıştı dünya nimetlerine de bundan dolayı mı “tadmadıklarından”(!) şüpheye düşmeye karar verdin?

Sahi şüpheye “düştün” değil mi? Şüpheye sahip olduğunu sanarak çıktığın yolda onun sana sahip olduğunu fark edemedin değil mi? Her şeyi sorguladın da onu sorgulamayı akledemedin ve böylece vaad edenin vaad ettiğini vermediği zannıyla “perdenin arkasında olanları” inkar etmek kolay geldi beklemekten değil mi? Bu sayede kurtuldun(!) bütün bağlarından da salıverdin nefsini ortaya ve elindeki silahla (şüphe ile) vurdun bütün hakikatleri birbir kendi kalbinden başlayarak. Kaypak zihinler dünyasının mahir bir ferdi oluverdin “ya öyle değilse”yi kutsayarak. Aracı amaç edinip hedefsizliğin uçsuz bucaksız dünyasında başıboş dolaşmanın zevkine vardın kendince ama buna “hakkı arama” çabası adını verdin. “Haykırdın”, “feryat ettin” de acaba bu çabaların arama bulma çabası mıydı yoksa bulduğunu kaybetme çabası mı? Bu feryatların hakikati bulamayanın acılarını mı yansıtıyor yoksa bulduğu hakikati katlederken yanan vicdanın çığlıklarını mı?

“Hakikat” nedir, “insan” kimdir, “özgürlük” nedir diye sordun gördüğünde, tanıdığında vurmak için, inkar için. Öğrenmek için değil, “öğrenmemek” için çaba gösterdin ki bilmenin ağır yükündense bilmemenin dayanılmaz hafifliğiyle muhatap olasın. Kuş olup uçmak istedin kafese girmek için. “Niye susmuş” dediğini inkar için kapadın kulaklarını ve duymak istemedin yakarışlarına verilen cevapları. Ki Mevlana asırlar öncesinden seslenmişti sana ve demişti ki “Allah’ı c.c. pek fazla anan bir zahid vardı. Daima Allah’ı c.c. anan ve Allah c.c. lafzını ağzından düşürmeyen bu adamcağız birgün şeytanın vesvesine kapıldı ve Allah c.c. demekten, Rabbini anmaktan vazgeçti. Bu da şöyle oldu: Şeytan birgün bu adamcağıza göründü “Behey zavallı!..” dedi. “Bunca vakittir Allah’ı andın, nice geceleri “Allah” diyerek sabahladın; seherin erken vakitlerinde kalkıp yine “Allah Allah” dedin… Üstelik bunca gönülden, bunca yürekten yanıp kavrularak ve onca meşakkate katlanarak hep andın O’nu c.c…. Ama bugüne değin bir kez olsun O’nun cevap verdiğini işittin mi? Bunca “Allah” demene karşılık bir defacık olsun O’nun sana “Lebbeyk!” dediğini duydun mu? Bu iştiyak ve yakarışla kimin kapısını çalsan, hangi evin eşiğine yüzünü sürmüş olsan muhakkak bir cevap alırdın, hiç olmazsa bir “lebbeyk” duyardın… Halbuki seni hiç umursayan yok görüyor musun?!” Şeytanın bu sözlerin adamın aklına yattı ve mantıklı geldi ona. Bu yüzden de artık “Allah” demekten vazgeçti. O’nun adını ağzına almamacasına sustu. Ancak bir gece rüyasında Allah’ı c.c. anmaktan niçin vazgeçtiğini sordular o da “Bunca vakittir yana yakıla Allah deyip durdum ama bir defacık olsun “Lebbeyk” denilmedi bana…” dedi. ve halinden şikayet etti. Rüyada duyduğu ses “Ama ben Allah tarafından sana bu cevabı vermeye memur edilmişim” dedi ve ekledi “Senin şu “Allah” deyişin yok mu; bizim “Lebbeyk” deyişimizdir işte o. Onca yakarışın, onca O’nu anarak hasretiyle kavruluşun, peykimiz, habercimizdir bizim.”

Düşünmez misin inkarında dahi rahatsızlığının sebebi O’nun c.c. sana rahmetidir. Kaybettiğin yolunu bulman için sıkmaktadır kalbini ve rahatsız etmektedir vicdanını. “Arayan” elbette ki “bulur” da asıl “bulanlar arar” hakikati. Yitiğinin peşine düşer yitiren, yitirdiğini bilmeyenin yitikle ne işi olur. Yani “susmuş” dediğin her gün seninle konuştuğu halde sen sağır olmuşsun ne yazık ki duyamamaktasın. Allah’ı c.c. unuttuğun için Allah sana kendini unutturmuş (Haşr 19) ve bu yüzden düşmüşsün Tih çölüne. Bütün hücrelerini yenilemeden de belli ki geçemeyeceksin hakikat şehrinin kapısından içeriye.

Bu yol çetindir elbet, bu savaş şiddetlidir. “Nice peygamberle birlikte birçok Rabbani (bilgin)ler savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne boyun eğdiler. Allah, sabredenleri sever” (Al-i İmran 146). İsabet eden her güçlükte, karşına çıkan her zorlukta gevşeyeceksen eğer sığınmayacaksın “arama, sorgulama” maskesinin ardına. Başlayacaksan sorguya kendinden başlayacaksın ve bütün cevapları kendinde bulmadıkça da rahata ulaşamayacaksın. Yoksa sabrın yenileceksin, pes edeceksin, eğilecek boynun ama artacak kibrin ve suçlayacaksın, şüphe edeceksin, dışlayacaksın hakikati. Daha önce de yazdık ya bilmemek bilmekten daha çok tatmin edecek seni ve şüphe durağında “yerleşik hayata geçeceksin.”

Hiç tatmin olmayacağın (daha doğrusu tatmin olmak istemediğin) sorularla “düştüğün çukuru” süslemeye çalıştıkça yalnızlığın seni rahatsız edecek ve başkalarını da çağıracaksın yanına. Özgürleştikçe(!) köleleşeceksin ve kendi türünün avlanması için öten keklikten başka bir değerin kalmayacak bir süre sonra. Ve “De ki: “Gerçekte ziyana uğrayanlar, kıyamet günü kendilerini de ailelerini de ziyana sokanlardır. “(Zümre 15) buyruğunun muhatabı olarak yükleneceksin bütün odunları.

Oysa bu yazının başında sorduğumuz sorulara cevap verir de hangi yoldan gidersen git o yolda sabit kalırsan hakikati bulma ihtimalin artacak, “imandan önceki şüphe ” halin imana zemin hazırlayacaktır. İnkarın “hafifliğinden” imanın “ağırlığına” geçtikçe artacak kemalin. Esfele safilinden ahseni takvime doğru yol alırken benliğin, sırtlandığın “yükün” tadına varacak özün. Sen “yükseldikçe” “alçalacak” dünya ve sen yükseldikçe küçülecek gözünde devleşen sualler. Bildiğin cevapların farkına varacaksın, hatırlayacaksın “elest-u bi rabbikum” sorgusuna verdiğin cevabı. Karanlıkların, aydınlığın yokluğundan kaynaklandığını anlayacaksın ve karanlığa biçtiğin değerden utanacaksın.

Aksi takdirde İmam Ali’nin a.s. “Bir şeyini kaybettiği zaman bulana kadar peşinde koşan, fakat kendini kaybetmiş olduğunu hiç düşünmeyen adam şaşarım!” hitabının muhatabı olursun ve yer, yön belliyken bunca şaşkınlığa müptela olmuş bir şekilde ortalıkta neden dolaştığına bakıp hayret edenlere ibret olursun. Ey insan!.. Hayat senin hayatın ve irade senin iraden. Hakikat yağmurunda ıslanıp seni renksiz ve korumasız bırakacak sahte boyalarla boyayacağına ömrünü “Allah’ın c.c. boyasıyla boyanıp”(Bakara 138) yerini ve yuvanı bul. Bunun için ne Allah c.c. ne de kulları seni zorlamaz. Unutma ki Allah c.c. “Biz insanı duyar ve görür kıldık. Sonra ona doğru yolu gösterdik. İster şükreder, ister nankör olur”(İnsan 2-3) buyurmaktadır. Ve “herkesin kaderi kendi çabasına bağlıdır” (İsra 13)…

siyasetmektebi.com

4 yorum

  1. “Fani isen ebedi aramak niye?” demişsiniz ya tam bu noktada düğümlenmiyor mu tartışma?

    Zaten faniyim, yani rastgele gelmişim ve yok olacak gideceğim ve ebedi bir durum yok görüşüne mutmain olarak teslim olabilsem arayış sonlanır fakat arayış bitmiyor, bu dediğiniz gibi ebedi cennet nimetlerine arzu içinde olabilir, yaratana karşı (ki varsa) nankörlük etmemek içinde olabilir. Ayrıca mevcut arayış bugüne kadar öğrendiklerimizle de alakalı değil mi?

    “salıverdin nefsini ortaya” gibi bir durum kendimle alakalı olarak en azından şu an için yok, lakin konuya sığ bakan tüm insanlar bu mevzuya yakın konulara geldiğimizde “Neden yalan söylemiyorsun?”, “Neden hırsızlık yapmıyorsun?” gibi saçma sapan sorularla dahi muhattap etti beni 🙂 Oysa yalan söylememek ve hırsızlık yapmamak için dini bir korkutma veya cehennem ateşine gerek yok. Kaldı ki hırsızlık yaptığımız zaman melun rejimin kanunları bile karşımızda. Benim dikkat çekmek istediğim ve üzüldüğüm husus ise dine inanmanın veya isim olarak müslüman olmanın insanı ahlaklı kılmadığı, o yüzden sizinde belirttiğiniz gibi bir nefsi salıverip cennette vaad edilen(!) ama ne hikmetse burada yasak olan nefsani zevklerin falan peşine düşmüş değilim ve öyle bir gündemim de yok 🙂

    Burada olay basit değil. Yani inandın mı, inanmadın mı? sorusuna cevap alarak basit bir etiketlendirme veya kategorilendirmeden çok daha karmaşık değil mi insan?

    ” bulduğunu kaybetme çabası ” demişsiniz ya?
    Neyi buldum?
    Neyi buldun?

    Rastgele bir din/ideoloji ile kendi beşiğinde kendini avutmak mı bulmak?
    Dar bir çevrede, diğerlerinin ne gibi bir hayat ile bugünlere geldiğini düşünmeden ötekine küfretmek/tekfir etmek mi bulmak?
    Öyle veya böyle kafanda oluşan soruları soracak özgürlüğe, huzura, muhabbete, özgüvene ve saygıya sahip olmadığım ortamı mı bulmak?
    Şu anda neyin hakikat olduğunu bilmiyorum ama geçmişimde bir hakikat havuzu içerisinde yüzdüğümü de düşünmüyorum.
    İnsanlık tarihine gözlerini kapamak mı?
    Kazanınca gördün mü bak zafer inananlarındır deyip, kaybedince bu bir imtihan demek mi?
    Teslim olunacak, ol! boyutunda ise akıl ne işe yarar?
    Hele hele yüzbinlerce peygamber gönderen Allah’ın bir anda susmaya karar vermesi?
    Bu soruya Allah’ın hikmeti dışında var mı bir cevabı olan? Bu nasıl bir keyfiliktir? Dersen ki herşey onun, tasarruf onun, dilediğini yapar, o zamanda boşuna tırmalamaya gerek yok, iş olacağına varır ve varsın 🙂

    “bilmenin ağır yükündense bilmemenin dayanılmaz hafifliğiyle muhatap olasın” demişsiniz ama şu anda daha çok bildiğime inanıyorum. Daha çok bildiğim için cahillikten kurtulduğumu düşünüyorum. Şu anki sıkıntılarım çocukluğumdan beri hakikat budur diye ezberlediğimden kaynaklı olabilir. Direk inkar da etmek istemiyorum lakin bir masala da inanmak istemiyorum. İnanmak değil bilmek istiyorum. İnanmak istedikten sonra hayaletlere de, süpermene de, yedi başlı ejderhaya da inanırım ama bunların hepsi masal.

    Mevlana hikayesi tam beni anlatıyor, dediğiniz gibi. Bu hikaye çerçevesinde “evet imtihanınız bir bilinmeze iman etmekti ve başardınız diye madalya dağıtılacaksa” ki olabilir, şu anda bilinmeze (gayba) iman etmeyi düşünmüyorum. Bir belirsizliğie inandığı için insan nasıl takdir edilebilir? Bir belirsizliğe inanan her şeye inanmaz mı?

    “inkarında dahi rahatsızlığının sebebi ” demişsiniz ya daha öncede ifade ettim, bu durum yetiştirilme ortamım ve psikoloji ile alakalı olabilir. O kısmı çözmem lazım.
    Örneğin rüya olayının salt beyinde gerçekleşen bir durum olduğu ve insanın kendisiyle alakalı olduğunu kendim de deneyimliyorum. Gündemimle ilgili rüyalar görüyorum. Bu durum yani rüya çok önemli ve rüya ile ilgili daha fazla bilgi edinmem lazım. Ayrıca ruh dediğimiz olgunun yokluğuna kanaat getirsem yani ruhun beyindeki bir cereyan olmadığından emin olsam süreç değişecek fakat inkar edenler dahi bu tarz bilgileri bilerek değil çeşitli travmalar sonrası küfrederek inkar ettiğinden düzgün bir sonuna ulaşamıyorum.

    “Bütün hücrelerini yenilemeden de belli ki geçemeyeceksin hakikat şehrinin kapısından içeriye.” yani,
    birde belki de yazılmamıştır bana hakikat şehri değil mi?

    ““herkesin kaderi kendi çabasına bağlıdır”” ise çabalamaya devam ediyorum o zaman, zaman ayırdığınız ve cevaplarınız için teşekkürler. Yukarıdaki yazılar okurken kafamda oluşan sorular ve anlık fikirlerim. Bir de olay sadece benim şahsımla alakalı değil, bugün bu tarz soruları soran binlerce kişi yok mu? Benim şüphe denizine dalma nedenim başımı beşiğimden çıkartmamdır, ya değilse beşiğimde sallanıyor, yumruğumu sıkıyor, sevdiklerimden yumruk yiyor, tıngır mıngır büyüyordum, fakat içimdeki o hadsizlik yok mu, o hadsizlik durdurmadı beni 🙂 Ben beşikten atlarım, geri beşiğe binerim, hatta herkesi de bindiririm dedim, dediğiniz gibi Tih çölünde aldım soluğu. Bari Rebeze’ye göndereydiniz 🙂

    La İlahe dedim, orada bekliyorum. Hayırlısı…

    • siyasetmektebi.com

      “Fani isen ebedi aramak niye?” demişsiniz ya tam bu noktada düğümlenmiyor mu tartışma?” demişsiniz ve bizim aslında ne demek istediğimizi tam olarak anlamamışsınız. Sizin “düğümlendiğini” söylediğiniz noktada biz çözüm görüyoruz. Siz ister “cennet arzusu” deyin, ister “nankörlük olmasın diye” deyin “fani” olduğunu zanneden bir varlığın ebedi arzulaması aslında mümkün değildir. Yani sizin anladığınız manada “insan”, görmediği, haberdar olmadığı, tatmadığı herhangi bir şeyi arzulama yetisine sahip değildir. Kurduğunuz hayaller dahi daha önceden bildiklerinize ve duyumsadıklarınıza dairdir. Susuzluğunuzun sebebi suyu tatmış olmanızdan dolayıdır. Açlığın nedeni yemekten haberdar olmanızdan ve yine tatmış olmanızdan dolayıdır. Öyleyse “fani” olanın “ebed” ile ilgili fikirleri nereden gelmektedir? Varolduğundan haberinin olmadığı, varlığına dair tek bir işaret dahi bilmediği(!) ve tatmadığı(!) bir şeyi elde etme isteğinin kaynağı nedir? “Toprak olmak ne garip şey anne” diyen bir faninin toprak olmaya isyanının veya bunu kabullenmekte zorlanmasının nedeni nedir? Bu sorular bizim açımızdan “düğümü” çözen sorulardır. Ve sizin sizde var olduğunu söylediğiniz çabanın bizatihi kendisi de “bulduğunu arama” çabasının yansımasıdır hepsi bu.

      “Neden yalan söylemiyorsun?”, “Neden hırsızlık yapmıyorsun?” gibi saçma sapan sorularla dahi muhattap etti beni 🙂 Oysa yalan söylememek ve hırsızlık yapmamak için dini bir korkutma veya cehennem ateşine gerek yok. Kaldı ki hırsızlık yaptığımız zaman melun rejimin kanunları bile karşımızda. Benim dikkat çekmek istediğim ve üzüldüğüm husus ise dine inanmanın veya isim olarak müslüman olmanın insanı ahlaklı kılmadığı, o yüzden sizinde belirttiğiniz gibi bir nefsi salıverip cennette vaad edilen(!) ama ne hikmetse burada yasak olan nefsani zevklerin falan peşine düşmüş değilim ve öyle bir gündemim de yok 🙂” demişsiniz ya biz de soralım size neden? Mesela neden hırsızlık yapmanın kötü olduğunu veya yalan söylemenin yanlış olduğunu düşünüyorsunuz? Elinizdeki şüphe silahı ile her istediğiniz değeri vurmakta özgür değil misiniz? Sizi bundan alıkoyan şey nedir? Ve bu rejim neden “melundur” size göre? Sizin tabirinizle “insan doğasına en uygun ekonomik sistem olan” liberalizmin bir önceki aşamasını kendine düstur edinen bu sistem, sizin bahsettiğiniz “insanın” doğasına uygun olarak zulm etmiyor mu? Bu zulmü kötülemek niye? Elbette ki hiçbir etiket iki ayaklı birini “insan” eylemez. Buna İslam “etiketi” de dahildir. Ama siz etiketi sorgulamak isterken hakikati vurduğunuz için sapla saman ne yazık ki birbirine karışmış durumda zihninizde. Biz daha önce de beyan ettik ki İslam “insan” yetiştirir. Bu “insanın” amacı da yaratılış hedefine uygun hareket etmektir. Bunun dışında hareket edeni İslam “esfele safilinin” yolcusu diye nitelendirir ki bu noktada herhangi bir etiketin kıymeti yoktur zaten. “Cennette vaad edilen ve (sizin tabirinizle) ne hikmetse(!) burada yasaklanmış olan” nimetlerin peşine neden düşmüyorsunuz peki? Sizi bundan alıkoyan nedir? Neden bu zevklerin peşine düşmüyorsunuz? Yine daha önce de dedik ki kendinizi sorgulayın, kendinize bakın. Cevaplar orada saklı.

      Neyi bulup neyi bulmadığınızı bilmiyoruz zaten. Biz feryadınızda hissetiğimize binaen o satırları yazdık. Çerçevenin genişliğinin veya darlığının ise hakikati bulmayla zerrece ilgisi olmadığını düşünüyoruz. Zira “çoğunluğun” oluşturduğu çerçevenin bizim yanımızda değeri yoktur. Şu yazdıklarınıza bakarak sizin “kafanızda oluşan” herhangi bir şeyi sormaktan çekineceğinizi de zannetmiyoruz aslında. Olsa olsa “duymak istediklerinizi duymamış olmak” sizi rahatsız etmiş olabilir. Bu da sizin kendinizde sorgulamanız gereken bir durumdur. Çünkü cevap için oluşturduğunuz şablona uymayan her “cevap”, siz nereye giderseniz gidin sizi rahatsız edecek ve başıboşluğunuza zemin hazırlayacaktır. “Zafer” ve “imtihan” mevzusunu ise anlamamış, anlamak istememişsiniz belli ki. Daha önceki sorularınızda da “İslam’ın yenilmezliğinden” şikayet edip “şehadet” bilincini hedef almıştınız. Orada bunun cevabını vermiştik. İsterseniz bir daha bakın. Ve “insan” yetiştirmenin bir süreç olabileceğini, bizim inandığımız bütün peygamberlerin hem” zafer” hem de “imtihan”dan geçtiğini ve bizim açımızdan bunun beklenen bir durum olduğunu da unutmayın.

      “Daha çok bildiğim için cahillikten kurtulduğumu düşünüyorum.” demişsiniz ve işte yine ne yazık ki tam da bu noktada cehaletin “çukuruna” düşmüşsünüz. Hangi fikir, ideoloji vs. olursa olsun insanın “ben cahillikten kurtuldum” diyerek kendini “takdir” etmesini “ilmin nişanı” olarak kabul edeceğini zannetmiyoruz. Hiçbir cahilin bugüne kadar “ben cahilim” dediğine şahit olmadık zaten. Aksine hepsi ilmin(!) dibine vuruyordu tabiri caizse. Peki bu iman niye? Hani demişsiniz ya “inanmaktan ziyade bilmek istiyorum” diye, kendinizi bilmeden kendinize bu iman niye? “İnanmak istesek hayalete de süpermene de inanırız” gibi bir cümle kurmuşsunuz ya, siz şu kurduğunuz cümlelerle hangi hayalete, hangi süpermene iman etmişsiniz farkında mısınız? Herşeyi sorgulayıp, herşeyden şüphe ederken kendinizi sorgulamayıp, kendinizden şüphe etmemeniz niye? Yazdıklarınızda anladığımız kadarıyla sizinkisi hakikati bulma çabasından ziyade “inşaallah hakikat yoktur” çabasından başka birşey değil. Zira bize yönelttiğiniz soruların hiçbirinde sunduğunuz tek bir fikir dahi bulunmamakta. Hem de artık “cahil” olmadığınız halde “fikir” namına bir zikrinizin olmayışı sizin de dikkatinizi çekmiyor mu? Sayenizde habire soyut bir tartışma sürmüyor mu bu sayfalarda? Bu yazıyı da sırf sizin gibi şüphenin ardına saklananları meydana çıkıp somut fikirlerin yükünü yüklenmeye çağırmak için yazdığımızdan dolayı sizin halâ aynı noktada dönüp durduğunuzu görüp inanın sizin için hüzünleniyoruz.

      “Bir belirsizliğe inandığı için insan nasıl takdir edilebilir? Bir belirsizliğe inanan her şeye inanmaz mı?” diye sorup yine kendinizle çelişmişsiniz. Kime göre belirsizlik? Neye göre belirsizlik? Keşke bunu da yazsaydınız da somut bir fikirle yüzyüze kalabilseydik. Ama dediğimiz gibi sizin şüphe dediğiniz şey, hakikati bulma aracı olmaktan çoktan çıkmış. Bari hakikati bulanlara bu denli sert saldırmayın. Bir düşünün hele “ya onların ki doğruysa?”. Bir de şüpheyi böyle kullanın. Sizin belirsizlik dediğinizden biz birçok belirgin hakikati bulmuş olamaz mıyız? Yoksa bizim “belirsizliğimizin” bize verdiği huzur mu sizi rahatsız etmekte?

      Ruh ve rüya ile ilgili yazdıklarınız da genel “inkar” çabanızın ürünlerinden başka birşey değil ve bizim açımızdan kıymeti yok bu tür tartışmaların. Siz kendinizi inkar için uğraşın. Kendinize yabancılaşın. Huzurun orada olmadığını kendiniz deneyimleyeceksiniz zaten. Bizim için ruh konusunda vs. herhangi bir sorun yok zaten. Ama bu çabanızın sebebini iyice sorgulayın. Neden çabalıyorum diye sorun kendinize. Belki bu çabanızdan da şüpheye düşebilirsiniz.

      Şehir ortada, nasıl girileceği belli. “Raina” da demek, “unzurna” da demek sizin elinizde. Ya münkir olur savrulursunuz, ya mümin olur huzur bulursunuz. Nasip olmadı diyerek Allah’ı c.c. suçlama hakkınız yoktur. Şu satırları dahi yazıyor olmanız iradenizin delili değil mi? Şimdilik keyfini çıkarın bu hafifliğin, ne diyelim.

      Soru soran çok insan vardır elbet. Ama sorularla ulaşmak istedikleri menzil farklıdır her zaman. Biz sorgulamayanın imanını zaten makbul görmeyiz. Sorgulayıp da bir hakikat bulanı da değerli bilip konuşuruz. Ama sizin sorgulamanızın herhangi bir hedefi yok. O yüzden sıkıntı yaşıyor ve savruluyorsunuz. Bir de “Benim şüphe denizine dalma nedenim başımı beşiğimden çıkartmamdır, ya değilse beşiğimde sallanıyor, yumruğumu sıkıyor, sevdiklerimden yumruk yiyor, tıngır mıngır büyüyordum, fakat içimdeki o hadsizlik yok mu, o hadsizlik durdurmadı beni 🙂 Ben beşikten atlarım, geri beşiğe binerim, hatta herkesi de bindiririm dedim” demişsiniz. Biz de diyelim ki yürümeyi öğrenemeyen, henüz ayakta kalmaktan aciz olan, daha oturamayan, emeklemeyenin “beşikten” düşmesinin sonucu bu oluyor demekki. Keşke kendiniz tanıyıp, henüz “olgunlaşmamış” “bedeninize” güvenip o beşikten atlamayaydınız. Bazı beşikleri “ana”lar, “babalar” sallar ve bunlar şefkatlidirler. Ne yazık ki siz bu şefkatten rahatsız olmuşsunuz belli ki bu güçsüz “bedeninizle” yırtıcıların dünyasına heveslenmişsiniz ve olan olmuş.

      Rebeze, sizin pek de gitmek istemeyeceğiniz bir çöldür ki orada iman, itminan, sadakat vardır. Siz tavır, fikir(!), ve tutumunuzla Tih’e daha çok yakışıyorsunuz.

      “La İlahe dedim, orada bekliyorum.” demişsiniz. Bu gidişle en az “40” yılınız var. Sonrası da ayrı bir imtihan. Dönüp firavunun kucağında mutluluğu aramakta var bu işin sonunda. Bakalım, hayırlısı…

      • sayin site yoneticisi ben urfali yeni universite mezunuyum yaklasik olarak 3 yildir sizleri takip ediyorum Allah razi olsun sizlerden acaba sizlerle tanisma imkanim varmi gercekten niyetim sizin gibi iyi insanlari tanimak insallah Allah icin kardes oluruz isterseniz. Gorusmek dilegiyle Allaha emanet olun.

        • siyasetmektebi.com

          Zaman ayırıp bizi takip ettiğiniz ve dualarınız için Allah c.c. razı olsun. Ne yazık ki biz buradan başka herhangi mecrada faaliyet göstermiyoruz. Takipçilerimizle yegane iletişim alanımızda bu sayfalar ve facebook sayfamız. Bu yüzden bize iletmek istedikleriniz site üzerinden bize yazabilirsiniz. Size sıkıntı olmasın diye vermiş olduğunuz e-mail ve telefon numarasını mesajınızdan sildik.
          Allah’a emanet olun…

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.

 
Scroll To Top