Pazartesi , 15 Ekim 2018
Son Yazılar

Buradasınız: Anasayfa / Yazı-yorum / Hasbihal / İMAM HAMANEY, NEDEN İMAMDIR?..

İMAM HAMANEY, NEDEN İMAMDIR?..

Bazı takipçilerimizin bizim İmam’a bu denli kesin ve sorgusuz (aslında sorgusuz değil, aksine bolca soru ve merakın araştırılıp, bütün neden, niçin, nasıl gibi sorularımıza cevap bulduktan sonra gerçekleşen şeksiz, şüphesiz) bağlılığımızın nedenini öğrenmek için bize sorular yöneltmesi ve bazı diğer takipçilerimizin de bu nedenleri bildikleri halde başkalarına sunacak derli toplu bir kaynak olmasını arzu etmelerinden dolayı bizden böyle bir yazı talep etmeleri üzerine İmam’ın bizce neden İmam olduğunu ve neden itaat edilmesi gerektiğini izah etme gerekliliği ortaya çıktı. Bu yazı da işte bu yüzden kaleme alındı zira bu mevzu gerçekten anlaşıldığı takdirde insanlık, içine düştüğü buhrandan kurtulacak, kanını emen kenelerin başlarını bir bir koparıp atacak ve yeryüzü, asıl sahipleri olan mazlumların ellerindeki hakikat baltalarıyla saraylardaki kanlı canlı putları nasıl devirdiklerine şahit olacaktır.

İmam Humeyni’nin (r.a.) “İslam’da Devlet” adıyla Türkçeye çevrilmiş olan derslerinde akıl sahipleri için gayet akıcı ve akılcı bir biçimde izah ettiği “İslami devletin gerekliliği” mevzusu, İmam’ın neden İmam olduğunu izah etmeden önce tekrar gözden geçirilmesi gereken bir mevzudur. Zira İmam, İslam Devleti’nin ve o devletin temsil ettiği ideallerin lideri ve önderi olarak kendisine itaat edilmesi gereken zattır. O halde İslam Devleti’nin varlığı veya var olmasının gerekliliği ortaya konmadan ümmeti ve insanlığı bir çatı altında, adil olarak idare edecek önderin varlığının gerekliliği anlaşılamaz. Daha önceki yazılarımızda parça parça olarak İslam’ın neden devletleşme amacında olduğunu beyan etmişsek de bu yazımızda özellikle İmam Humeyni’nin (r.a.) bahsi geçen derslerinden faydalanarak konuyu bir kez daha ele alıp “illa bir İslam Devleti olmalı mı?” gibi sorulara yanıt bulmaya çalışacağız.

Öncelikle şunu bir kez daha belirtelim ki sadece İslam değil bütün dinler ve ideolojiler insanlara yayılmak ve hükmetmek gibi bir ideale sahiptirler. Çünkü her biri kendi açısından insanlığın kurtuluşundan bahsetmekte, insanları içinde bulundukları “bataklıktan” kurtarmayı ve “doğru yola” yönlendirmeyi amaçlamaktadır. Zaten böyle olmasa, sadece sözde kalmak için ortaya çıkmış olsalar, hiçbir pratik değerleri kalmayacak ve takipçilerinin hiçbir derdine derman olmayacakları için, varlıklarının, yokluklarından farkı bulunmayacaktır. İşte İslam da insanlığın derdine derman olmak için insanlığı yaratmış olan Allah c.c. tarafından gönderildiğinden, insanlara insan olabilecekleri ve insan olarak kalabilecekleri bir ortam sunmaya çalışarak onları kemale erdirmeyi, hak yolunda yürütmeyi, adaletle talim ve terbiye etmeyi amaçlayan bir din olarak devletleşmeyi, Allah’ın emir ve yasaklarını tatbik edecek gücü elde etmeyi amaçlamaktadır.

İslam’ın temel iki kaynağından biri olan Kur’an’ı inceleyenler göreceklerdir ki İslam, gayr-i İslami zulüm sistemlerini tağut olarak nitelendirmekte ve onlarla mücadeleyi ve onları ortadan kaldırmayı emretmektedir. İslam “kaos”u emretmeyeceğine göre yıkılmasını istediği düzenlerin yerine yeni bir sistemin kurulmasını istediğini anlamak zor olmasa gerektir ki “kafirler istemese bile Allah nurunu tamamlayacaktır”, “fitne kalkıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın”, “Biz ise, istiyorduk ki yeryüzünde ezilmekte olanlara lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları varisler kılalım” vb. ayetler, yıkımdan sonra inşanın da olması gerektiğini izah için yeterlidir.

Ayrıca İslami hükümlerin mahiyeti örneğin; mali hükümler, milli savunma hükümleri, ceza hükümleri vb. emir ve yasaklar bütün bunları uygulayacak bir gücün, hükümetin varlığını gerekli kılmaktadır. Sadece bireye hitap eden ve devletleşme, hükmetme derdi olmayan bir dinin yukarıda bahsettiğimiz gibi hükümlere ihtiyacı yoktur ve bu din, bazılarının “Kur’anın bir kısmına inanıp, bir kısmını reddetmelerine” neden olan olan zanlarında olduğu gibi, fıkhi emirlerle yetinecektir. Oysa Kur’anın hükmetmeye ilişkin ayetlerinin sayısı, (bize dayatılan şekliyle) fıkhi ayetlerin sayısından kat be kat fazladır. Kaldı ki hiçbir siyasi ayet olmasa ve sadece “Allah’ın ipine toplu halde sarılın” ayeti bulunsaydı bile ümmetin ve insanlığın birliğini sağlayacak ve onları bir arada tutacak bir hükümete ihtiyaç duyulacaktı.

Yine İslam, devletleşmeyi ve siyasi iradeyi elde etmeyi amaçlamamış olsa idi onu insanlığa sunan Resulullah s.a.a., ilk fırsatını bulduğunda İslam Devleti’ni kurmaz, İslami hükümleri uygulamaz, o hükümlerle bağlılarını idare etmeye çalışmazdı. Ve Resulullah’tan s.a.a sonra bizatihi O’nun s.a.a. eğitiminden geçen sahabeleri “hilafeti” ortaya koymaz, indirilmiş olanı “uygulanmış olana” dönüştürmek için çaba göstermezlerdi. Çünkü kanun icad etmek tek başına yeterli olsaydı yürütme gücüne ihtiyaç duyulmazdı.

Oysa hem şiiler hem de sünniler (imamet ve isimlerde anlaşamasalar bile) Resulullah’tan s.a.a. sonraki süreçte hükmetme gücünün var olması gerektiğinde hemfikirdirler. Bu vahdet bile İslam’ın özünde hükmetme olduğunun en mühim delilidir. Zira yeryüzü, kendisini yaratanın emirleriyle idare edilmek üzere yaratılmıştır. Bunun aksini düşünmek o yaratıcıyı yok saymak veya -haşa- malayani davranmakla itham etmek olacaktır. Velhasıl İslam, zamanı yaratanın bütün zamana hükmetmesi gönderdiği yegane dindir. Bu dinin emirleri ilk yıllarında nasıl ki uygulandı ise zamanın ahirinde de uygulanmayı beklemektedir. Bu kendine “müslümanım” diyenlerin üzerinde Allah’ın c.c. hakkıdır.

İslami devletin zarureti mevzusu kısaca açıklandıktan sonra asıl mevzumuz olan İmam’ın neden imam olduğu mevzusuna geçmenin sırası gelmiştir. Aslında bu sorunun içinde başka bir soru daha vardır o da şudur ki “Neden bir tek imam olmalıdır?” sorusudur. Çünkü çok fazla araştırma yapmadan fikir yürüten bazılarının İslam’ın hükmetmek için geldiğini kabullenmek zorunda kaldıklarında, peşlerinden dünya ve ahiretlerini heba ettiklerini savunmak adına ortaya sürdükleri ilk argüman “o orda, bu da burda İslam lideri, olamaz mı?” sorusudur. Bunun cevabı “hayır, olamaz”dır. Çünkü İslam tevhid dinidir, tevhid vahdeti gerektirir ve vahdetin düşmanı çok başlılıktır.

Yani anlayacağınız Allah’ın c.c. birliğine iman eden birinin O’nun (c.c.) yarattığı alemde (aynı anda, aynı yetkilere sahip olarak) birden çok İmam’ın bulunmasına inanması, aslında tevhidi kavramadığını gösterir. İmamet (ümmetin ve insanlığın liderliği) makamı tıpkı Resulullah’ın s.a.a. makamı gibi biriciktir. Ortağı olmaz. Zira bu ortaklık bölünmeye, dağılmaya ve sapmaya neden olur. Bu yüzden Resulullah s.a.a. “bir imam varken, imamlık iddiasıyla ortaya çıkan diğerinin başını vurmayı” bize emretmektedir. Bu yüzden Hz. Süleyman, Hz Davud yaşarken ona tabi olmuş, Hz. Harun, Hz. Musa’ya hesap vermiştir. Hz. Hasan’ın barışına Hz. Hüseyin ilk olarak onay vermiştir. Aynı zamanda aynı topraklarda iki peygamber bile olsa biri diğerine bu yüzden tabi olmuştur. Yani İmam’a tabi olma noktasında ayetullahın, müctehidin veya cahilin bir farkı yoktur. İmam önderdir. Öndere tabi olmak ve itaat etmek Nisa 59 ise farz kılınmıştır.

Dediğimiz gibi imamet makamı Resulullah’ın s.a.a makamını temsil etmektedir. Ve Resulullah’ın s.a.a “sizden üç kişi yola çıkacak olsa biri imam olsun” buyruğu gereği de ümmetin liderliği makamının boş kalmaması gerekmektedir. “O orda olsun, bu da burda olsun” sözü Müseylemet-ül Kezzab’ın sözü gibidir ve hiçbir hükmü yoktur. Bu makam sınırlar üstü bir makamdır ve ümmet nerede olursa olsun “karlar üzerinde sürünerek dahi olsa” İmam’a biatle yükümlüdür. aksi takdirde “cahiliye ölümünün” pençesine düşecektir.

Bu noktada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise bu İmam’ın “fakih” olması gerektiği hususudur. Zira ümmeti birleştirmek ve ona sahip çıkmak için, insanlığı ve ümmeti sırat-ı müstakim’e yöneltebilmek, o yolda ayaklarının sabit kalmasını sağlayabilmek için, Resulullah’ın s.a.a makamını hakkıyla temsil edebilmek ve İslam’ın tüm kanun ve kurallarını hakkıyla yürürlüğe koyup onlara işlerlik kazandırabilmek için İmam’ın fakih, alim, arif, muvahhid, muttaki olması gerekir. Bunun için çok da detaylı delillere gerek yoktur zira “bilenle bilmeyenin bir olmadığını” ve “bilenlere sormamız gerektiğini” beyan eden ayetler bize idarecilik etmesi gerekenlerin aslında kim olduklarını izaha yeterlidir. Kaldı ki akıl, liderin her yönden kendisini takip edenlerden üstün olması gerektiğini idrak eder. Bir toplumda daha alim, daha muttaki, daha arif vs. biri varken başkasının o toplumun başına geçmesi, o toplumun yıkılması için yeterlidir.

Ayrıca hem sünni hem şii bakış açısına sahip olan herkes, özellikle Resulullah’tan s.a.a. sonraki süreçte ümmetin en iyilerinin başa geçtiğini veya geçmesi gerektiğini beyan etmişler ve mesela sünni anlayış Muaviye gibi bir zalimi ve liyakata dayanması gereken hilafet meselesini saltanata çeviren bir münafığı, halifelerden saymamış halifeleri 4 ile sınırlandırmıştır. Bu bile ümmetin başına herkesin geçemeyeceğinin, ümmetin lideri olmaya layık olanın o ümmetin en alimi, arifi, muvahhidi vs. olması gerektiğinin yani fakihin velayetinin delili olmaya yeterlidir. İslam ümmetinin lideri olanın ayrıca bir şeyhülislama ihtiyaç duyduğu yerde İslam değil saltanat hakimdir ve böyle devletlerde İslam devlete değil, devlet İslam’a hakim olmuştur.

Ve yine böyle devletlerde fetvalar hakka göre değil, o fetvayı vereni atayanın arzusuna göre verilecektir. Ayrıca ne şii ne de sünni aleminin Resulullah’tan sonra s.a.a hilafete veya imamete layık gördükleri kimseler saraylarda yaşamamış, halka kulları gibi davranmamış, saltanat sahibi olmamıştır. Yani aslında hem sünni hem de şii bakış açısına göre velayet, fakihe aittir. Ve bu velayet, konumu itibariyle Resulullah’ın s.a.a. konumunun devamı olduğu için bütün insanlığı kuşatmaktadır. Tekrar etmek gerekirse alim de, cahil de bu velayetin sınırları içerisindedir ve ümmetin velisine tabi olmalıdır.

Peki İmam, neden İmamdır? Neden herkes ona biat etmelidir de başkası “tek” olarak imam olamamaktadır? Bu sorunun cevabı ise ” Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre’de (itaat edin)” (Nisa 59) ayetinde cevaplanmaktadır. Bu ayette “sizden olan ulul emre itaat”, Resulullah’a s.a.a ve doğal olarak Allah’a c.c. itaat etmenin gereği sayılarak aslında hem tek imamın ve ona itaat etmenin Kur’ani temeli ortaya konmuş, hem de bizim İmam’a olan bağlılığımızın kökeni açıklanmıştır.

İtaat edilmesi gereken İmam, bu ayetin diğer bir boyutuna dikkat edilirse, Resulullah’a s.a.a ve Allah’a c.c. itaat eden ve onların yolunda yürüyen, takipçilerini de o yolda yürüten biri olmalıdır. Bu İmam, faziletli ve alim olmalı, İslami emir ve yasakları iyi bilmelidir (ki ancak bu şekilde Resulullah’a s.a.a ve Allah’a c.c. itaat edebilmiş olur.) Yani bu İmam’ın hükmettiği coğrafyada “din” işleri için ayrı bir kuruma ihtiyaç duyulmamalı bizatihi kendisi fetva verebilmelidir. Ayrıca bu İmam’ın en temel görevi Allah’ın c.c. indirdikleriyle hükmetmek olduğundan, Allah’ın c.c. indirdikleriyle hükmetmeyen bir sistemin başında bulunmamalı, o sistemi meşru görmemeli, “iktidar ama muktedir” olmadığı bir sistemi tabiilerine kabullendirmemelidir.

İmam veya önder olacak kişi adil ve ahlak yönünden kamil olmalı, günahlara batmamış, beytülmale el uzatmamış olmalıdır. Halkın yaşadığı sorunları o halktan biri gibi yaşayarak anlamalı ve çözmelidir. Sırça köşklerde ve saraylarda halktan kopuk yaşayarak halkı idare etmemelidir. Madem ki İmam, Resulullah’a s.a.a itaat etmelidir, O’nun yaşadığı gibi yaşamalı, O’nun amelleri ile amel etmeli, zamanın veya çağın akışına değil, çağların üstünde olan Resulullah’ın s.a.a. kendisine uymalıdır.

En önemlisi ise ayetin buyurduğu gibi “bizden olmalıdır”. Yani içkinin, fuhşun, kumarın ve her türlü haramın helal kılındığı bir devlette idareci olmamalıdır. Zaten böyle birini imam kabul etmek ayyaşı, kumarcıyı vs. imam kabul etmek olacaktır. Çünkü ayet “sizden olan” diye buyurmaktadır. Bir müslümanın kendinden olan, kendi gibi Allah’ın c.c. haramlarından sakınan, onları helalleştirmeyen, onlarla mücadele eden, onları yaymayan, o haramlardan vergi almayan, Allah’ın c.c. düşmanlarıyla dost ve ortak olmayan, başka müslümanların kanına girmeyen biridir. Bunların aksini yapanlar müslümanlardan değildir ki ulul emr olsun.

İşte İmam Hamaney de bütün bu hayırları müşahade etmekte, şerlerden beri olduğunu görmekte olduğumuzdan ve O’nun tüm hücreleri ile Allah’a c.c. ve Resulullah’a s.a.a. itaat ettiğine şahitlik ettiğimizden dolayı O’na İmam demekteyiz. Ve bilmekteyiz ki yeryüzünün neresinde olursa olsun bütün müslümanların ister alim olsun ister avam, İmam’a tabi olmaları onların hayrınadır. Çünkü İmam “bizden olandır” ve “Allah’ın eli cemaatin üzerindedir”. Cemaat ise İmamı olan toplumdur.

siyasetmektebi.com

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.

 
Scroll To Top