Pazar , 24 Mart 2019
Son Yazılar

Buradasınız: Anasayfa / Yazı-yorum / Hasbihal / GÜNEŞ GÖZLÜĞÜ…

GÜNEŞ GÖZLÜĞÜ…

Bugüne kadar hep, “at gözlüğü” takıp çevrelerindeki olayları yorumlayanlar eleştirildiler az buçuk düşünme kabiliyetine sahip olanlar tarafından. Çevrelerini tam olarak göremedikleri ve bu yüzden tek düze ve sıradan düşünce yapısına sahip oldukları için, hatta gerçek manada düşünemeyip kendi yerlerine düşünenlerin onları yönlendirdiği yönü kıble edindikleri için, tek doğrunun onların iki gözünün dümdüz baktığı alanda bulunduğu zannedip burunlarının dikine gittikleri ve bu yüzden de çoğu zaman “sağdan, soldan” gelen darbelere maruz kaldıkları için at gözlüğü takanlar sürekli olarak eleştirildiler. Çünkü bunların başka bakış açılarına, başka yönleri görmeye, başka türlü düşünmeye veya gördüklerini, hak sandıklarını eleştirmeye mecalleri yoktur ve bu tip bir tek boyutluluk gerçekten de eleştirilmeyi ve kınanmayı hak etmektedir. Zaten zalimlerin ve zulümleri ile abad olmaya çalışanların hitap etmeyi, yönetmeyi, idare etmeyi ve “başkanı” olmayı diledikleri toplumun bütün özelliklerini (sığ, düşünemeyen, tek boyutlu, manipülasyona açık, dostu düşmanı tanımayan, akledemeyen, çokça şükredip, çok razı olup ama sorgulamayan, oyuna gelmeye ve tuzağa düşmeye hazır, yönlendirilmeye müsait, bilgiden uzak, fikre düşman ve çabuk gaza gelen) at gözlüğü takan ve bu gözlüklerinden gayet memnun olan topluluklar taşımaktadır ve bu durum sinsilikte ustalaşmış her zalimin hayal ettiği ortamı ona sunmaktadır.

Fakat en az at gözlüğü kadar tehlikeli bir başka gözlük çeşidi de vardır ve bu gözlük çeşidini takanlar at gözlüğü takanları eleştirdikleri için çok fazla göze batmamaktadır. O da, yazımızın başlığında da belirttiğimiz güneş gözlüğüdür. Evet, güneş gözlüğü takmak at gözlüğü takmak kadar tehlikelidir fikir dünyasında. Ama at gözlüğü takanların sıradanlıkları güneş gözlüğü takanlarda bulunmadığı için ve bu gözlük çeşidi kendisini takanları tabiri caizse daha havalı(!) gösterdiği için dikkat çekmemekte, aksine moda haline gelmektedir. Hele bir de pahalı bir marka güneş gözlüğü yani afili olanlarından takılmışsa (sizin anlayacağınız üç-beş kitap okunup sokağa çıkılmışsa) vay o toplumun haline.

Çünkü bunların kafası at gözlüğü takanların aksine her yöne dönebilme yeteneğine sahiptir ve bunlar her yeri görebilmektedir. Ama bir farkla ki o da şudur; bunların gözlerinin önünde genellikle karatılmış bir cam vardır. Bunlar olan bitenin kendilerince farkındadırlar, olayları takip eder, fikir yürütür ve yine kendilerince yorum yapabilirler. Sürekli olarak “pesimistler”, kötümserliğin dibine vurmada rekor üstüne rekor kırarlar. Bunların dünyasında umuda yer yoktur. Öğrenilmiş çaresizlik konusunun tam anlamıyla denekleri bunlardır. Her türlü sorunu idrak eder ve hatta bizlerin de farkına varmadığı sorunları bulur, ortaya çıkarırlar. Düşmanı teşhis eder, tanırlar ama çözüm konusunda zerre fikirleri olmadığı gibi çözümün varlığını da kabul etmezler. Gözlerinin önündeki karartılmış camdan dolayı dünyaları sürekli karanlıktır.

Güneşin aydınlığından faydalanamaz, gündüzün ferahlığını hissedemezler. Her daim gecede yaşarlar. Hem de yıldızsız, aysız bir gecede yaşamaya kendilerini mahkum ederler. Yarasalardan bile beterdirler ki onlar ses dalgaları ile yollarını bulurken bunların önlerindeki her yol çıkmaza, uçuruma sürüklemektedir kendilerini. Güneş doğmayınca dünyalarına, bahar da gelmez ister istemez ve çiçeklerin rengarenk ve ümit bahşeden görüntülerinden mahrum kalırlar. Bunlar düşmanı iyi tanırlar. Ama dostu tanıma saadetinden mahrumdurlar. Zaten “en azından” dostu tanıyamasınlar diye en şatafatlısından gözlükler sunulmuştur kendilerine.

Öyle bir dünyada yaşarlar ki herkes düşmandır ve düşman çok güçlüdür onlar açısından. Varlıklarını çok küçümserler ve devasa düşman karşısında bir zerre dahi olamadıklarını söyleyip aşağılık kompleksiyle karışık çaresizlik hissini hem yaşar hem de yaşatırlar çevrelerine. Bütün tuzakların ve oyunların farkında olduklarını söylerler fakat kendilerinin içinde debelendikleri tuzaktan haberleri dahi yoktur. Öyle ki düşmanları kendilerine, kendi düşmanlarını da düşman diye tanıttığı için yalnızlık girdabına kapıldıklarını fark edemezler. Bu yüzden bütün bilinçleriyle(!) bir köşeye çekilip usulca, gördükleri bütün ihanetleri sineye çekmeye mecbur hissederler kendilerini.

Tam da bu noktada bu bahsettiğimiz sıkıntılı durum daha iyi anlaşılsın diye bir anektodu aktarmakta fayda var. Bir kardeşimiz beraber çalıştığı bu hastalığa müptela olmuş iş arkadaşından şöyle bahsederdi: “Sürekli odama gelir siyonistlerin oyunlarından, her köşe başını ele geçirdiklerinden, çıkardıkları savaşlarla kendilerine muhalif olabilecek bütün halkları kendilerine muhtaç bıraktıklarından, hatta 1. ve 2. dünya savaşlarının dahi siyonist rejimin kurulması için tezgahlandığından, bütün medya organlarına sahip olduklarından dem vurur, bunların (siyonistlerin) insanlığın düşmanı olduğunu söylerdi. Bunları duymak hoşuma gider bu arkadaşın bizim gibi düşündüğünü zannedip mutlu olurdum. Bir süre sonra fark ettim ki bu arkadaş sürekli olarak düşmandan bahsetmekte, sorunları dile getirmekte fakat çareye yönelik bir tek cümle kurmamaktaydı. Bir gün ‘Bu dediklerinin tümü doğru da biz ne yapmalıyız buna karşı? Siyonistler bunca tuzak kurup bunca zulmü yapıyorlarsa bize düşen nedir?’ diye sorduğumda ‘Hiç bi şey yapamayız’ dedi. ‘Bizim hiç gücümüz yok, her şey onların elinde’ diye ekledi. Şaşırmıştım. ‘O halde bu anlattıklarını bilmenin ne manası var, sessizce otur ve yaşadığına şükret’ dedim. Bu konuşmalar sırasında ne kadar ayet ve hadislerden örnek sunsam da, İslam İnkılabının ve direniş cephesinin zaferlerinden bahsetsem de ne yazık ki bu arkadaşın üzerindeki ölü toprağını atamadım. Hatta fark ettim ki İslam İnkılabını da dost diye tanımamakta, siyonistlere karşı direniş cephesinin zafer kazandığına inanmamakta daha doğrusu inanamamakta.”

İşte yazımızın başından beri bahsettiğimiz “güneş gözlüğü” sorunu tam olarak budur. Bu gözlüğün rengi ne olursa olsun asla hakikatin rengini göstermez ve kendisini takanları ya karanlığın dibine çeker ya da hangi renkteyse dünyayı o renkte göstererek “gerçekten” uzaklaştırır. Oysa hayatın gerçeği yukarıdaki örnekte bahsettiğimiz şahsın gördüğü gibi karanlık veya geceye mahkumiyetten farklıdır. Yapılan “somut” ve “fiziksel” deneyler dahi umudun ve ümidin maddi manevi faydasını gözler önüne sermektedir. Geçenlerde sosyal medyada izlediğimiz ve Çin’de bir hastanede çekilmiş bir tedavi seansı da bunu ispatlamaktadır. Vücudunda 8 cm’lik bir tümör bulunan hasta, başında duran üç doktorun (ki bu konuda eğitimlilermiş ve muhtemelen bu hastayı da daha öncesinden bu tedavinin başarılı olacağına inanacağı şekilde hazırlamışlardır) 3 dakika boyunca o hastalığın “geçtiğine” dair telkini sonucunda tümörden kurtulmuş ve bu süreç anlık olarak videoya çekilmişti. Evet, ölümcül olan bir tümör, ondan gerçekten korkmayan ve onun ortadan kalkmasını gönülden isteyenlerin “umut” dolu telkinleriyle dakikalar içinde yok olup gitmişti.

Bu ve benzeri deneyler bize şunu gösteriyor ki her hissin, her düşüncenin ve yaratılmış her şeyin birbirine olumlu ya da olumsuz tesiri vardır ve olumlu düşüncelerin neticesi de illa ki olumlu olacaktır. Şifaya olan inanç, bedendeki tümörü nasıl ki ortadan kaldırıyorsa, insanlığın kurtuluşuna olan inanç da insanlığın bünyesindeki tümör olan zulmü ortadan kaldıracaktır. Bu yüzden Kur’an sürekli bir umut ve ümit kaynağıdır ve kesin biçimde zaferin inananların, mazlumların ve mustaz’afların olacağına muhatabını ikna etmek istemektedir. Kur’an, öyle bir dille zaferden bahseder ki kendine inananların herhangi bir şekilde kötümser olma ihtimalleri yoktur. Zaten “ümit Allah’tan c.c., ümitsizlik şeytandandır” ilkesi de bu yüzden ilahi bir düstur olarak kalplere yerleştirilmiştir. Yani kalbinde zerre kadar ümitsizlik taşıyanların bilmeleri gereken hakikat şudur; kalplerindeki o zerre şeytanın eline geçmiştir. “De ki: Ey kafirler! Yenilecek ve cehenneme sürüleceksiniz” (Al-i İmran 12) ve “Üzülmeyin gevşemeyin, eğer inanıyorsanz galip gelecek sizlersiniz” (Al-i İmran 139) diye buyuran Allah’a c.c. iman eden herhangi bir müminin, düşmana bakıp da onun gücünden(!) dolayı çaresizliğe kapılma gibi bir hastalığa yakalanma ihtimali yoktur.

Yeter ki gözümüzün nurunu herhangi bir gözlükle perdelemeyelim, gözümüzün önüne çekilecek her renkten örtüye, cama karşı çıkalım, onu Allah’ın c.c. yarattığı fıtrat üzere, değiştirmeden ve saf olarak kullanalım. O zaman düşman kadar dost da belirginleşecek, gece, gündüze yenilecektir. Unutmayın ki güneş girmeyen eve doktor girdiği gibi güneşe kapalı göze de perde iner…

siyasetmektebi.com

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.

 
Scroll To Top