Salı , 17 Eylül 2019
Son Yazılar

Buradasınız: Anasayfa / Gündem Analiz / EL BEBEK, GÜL “BEBEK KATİLİ”…

EL BEBEK, GÜL “BEBEK KATİLİ”…

bebek katili

Yazımızın başlığından hangi konuya değineceğimiz belli olmuştur diye düşünüyoruz. Zira lise yıllarında içinde bulunduğu(!) sol kesimi polise jurnallemesiyle meşhur olan, yakalandığında istihbarat servisinin mahkemeye gönderdiği “bizim adamımızdır” mesajı ile serbest bırakılan ve siyasal bilgiler fakültesinde, daha sonra devletin en tepesinde görev yapacak isimlerle aynı dönemlerde okuyan veya okutulan, hatta bir süre İslami(!) kesimi devletin emri doğrultusunda satırlı vahşetin menbaı kılan şahısla da aynı fakültenin mezunu olan, “bebek katilliğinden” “sayın”lığa terfi eden, “terör örgütü” liderliğinden (haşa) “kürt halkının liderliği” makamına ulaştırılan, bütün ırkçı liderler gibi temsil(!) ettiği ırkla uzaktan yakından bir ilgisi bulunmayan, ada sahibi, yatlarda büyük şeytanın konuğu, emrinde iktidarların bulunduğu “tutuklu”nun, sürekli “barış elçisi” olarak sunulduğu bu günlerde, memleketin bir kesiminde yolların üç beş serkeş tarafından kapatıldığını, muhtemelen okuma yazmaları dahi doğru dürüst olmayan bu tiplerin kimlik kontrolü yapmaya kalkıştığını, askeri bölgelerin basılıp bayrakların indirildiğini ve bu haberlerin bilinçli olarak halka ulaştırıldığını müşahade etmekteyiz.

Bu sürece nasıl gelindiği bilinmeden, süreçle ilgili doğru tutumun sergilenemeyeceğini düşünmekteyiz. Bu yüzden öncelikle “el bebek, gül bebek” beslenip büyütülen katiller sürüsünün dağdan(!) meydana iniş serüvenini, önce dağa nasıl çıkıldığına değinerek incelemek istemekteyiz. Ulusçuluk veya ulusalcılık fikirlerinin ümmetin zihnine neden ve nasıl yerleştirildiğine daha önceki yazılarımızdan bazılarında (1) bir nebze de olsa değinmiş ve bu fikriyatın sadece emperyalizmin, hedeflerine ulaşmasını kolaylaştırdığını vurgulamıştık. 1.Dünya Savaşından sonra kurulması için türlü planların yapılıp tezgahların hazırlandığı siyonist devletin inşası ve geleceğinin garantiye alınması için, üstünde yaşadığımız topraklara ve bu topraklar üzerinde hükmetme yetkisi verilmiş süfyanilere de rol biçilmiş, bu rol gereği bu toprakların asıl ve asil sahibi olan kürt,türk,laz,çerkez vb. kahraman müslüman halklar birbirlerine düşürülerek birlik ve beraberlikleri ortadan kaldırılmaya ve siyonizmin hedeflerine ulaşması için daha rahat bir ortam hazırlanmaya çalışılmıştır.

Özellikle güneydoğuda gözleri oldukları bilinen siyonistler, bu coğrafyanın sürekli huzursuz olması için ellerinden geleni yapmış, nilden fırata kadar genişlemesini umdukları devletlerinin altyapısını hazırlamak için bu coğrafyayı hiç rahat bırakmamışlardır. Karşılarına İslam İnkılabının vuku bulmasından sonra çıkan direniş cephesi, siyonistlerin planlarını akamete uğratsa da, bu planlar biçim değiştirerek ve bizden görünen siyonistlerin eliyle yine de uygulanmaya çalışılmıştır. Bu meyanda güneydoğumuzda yaşayan halkımıza bilinçli olarak bir nevi tecrit uygulanmış, dışlanmış, tahkir edilmiş ve sırf farklı bir millete ve dile sahip oldukları için zulme maruz bırakılmış bu halk, ileride siyonizmin rahat kullanabilmesi için milliyetçi görünen hainlerin avucuna düşürülmüştür. Bu zulümlerin tek amacı ümmet bilincine sahip olan bu halkı, bu birlik ruhundan arındırıp, milliyetçilik zehirine müptela etmektir. Bunu az da olsa sağlayan yerli siyonistler, kıvama getirdiklerini zannetikleri halka, kendi liderlerini seçme şansı dahi tanımadan türlü oyunlarla yazımızın ilk paragrafında bahsettiğimiz şahsı”önder” diye dayatmışlardır.

Bugün ortalığı yakıp yıkma iznini eline geçiren ve güya güneydoğuda faaliyet gösteren ilhadi hareketin, bütün gücü yine kendisine karşı savaştığını iddia ettiği devletleşmiş siyonist şebekeden kaynaklanmaktadır. Bahsi geçen şebekenin çabaları olmasaydı bu ilhadi örgütün varlığı da muhal olacaktı. Bunu bizatihi bu örgütün meydana çıkmasına müsade edildiği tarihlerde o topraklarda kendilerince zulme karşı direnenlerin ağzından duymuş ve hatta örgütün lider(!) kadrosuyla yapılan röportajlardan okumuşuzdur. Örneğin bir dönem “Sur” ilçesinin belediye başkanlığını da yapmış olan ve 70 li yıllarda bilfiil sosyalist mücadelenin içinde bulunan bir şahsın, öğrencilik yıllarımızda bulunduğumuz şehre gelip verdiği konferansta “bu örgüt 80 darbesinden önce hiç kimsenin kâle almadığı küçük bir yapılanmadan ibaretti. O zamanlar oralarda çok ciddi örgütler vardı (rızgari vb. bir kaç örgütün ismini saymıştı bunu söylerken). 80 darbesi olunca bütün diğer örgütler çok şiddetli bir şekilde takibata uğradı, tasfiye edildi ama ne hikmetse kimse bunlara dokunmadı. Boşalan meydan bunlara bırakıldı” diyerek sarfettiği sözleri hala aklımızdadır.

Bu öyle bir oyundur ki, toplumda saygın kişiler ve halktan çok fazla insan hiç sebep yokken meşhur cezaevlerine alınmakta, sürekli işkence görmekte, istiklal marşı ezberletilmeye çalışılarak bu marşta geçen bütün değerlere düşman edilmekte, pislikleri dahi kendilerine yedirilmekte, aşağılanmakta, dillerine ve kültürlerine hakaret edilmektedir. Bu sayede tabanı olmayan milliyet fikrine resmi ellerce taban hazırlanmakta ve boşalan meydanda rahatça cirit atan ilhadi örgüt bu meyveleri toplamaktadır. Bütün yolların kapatıldığı ve tek açık yolun “dağlar” olduğu bir ortamda, resmi ellerce yapılan zulümden bunalmış halk ve gençler ister istemez bu örgütün kucağına düşmektedir. Böylece siyonizmin planları işlemekte, fırat ve çevresi birlikten arındırıldığı için yutulabilir bir lokmaya dönüşmekte, çatışma ortamından faydalanan siyonistler bu toprakların tüm zenginliklerine sahip olmaya başlamakta ve bugün gelinen süreçte “bağımsız kürdistan” sloganları aslında parantez içinde “büyük israil” sloganını barındırmaktadır.

Şam’da bulunduğu sırada kaldığı evin üst katında askeri ateşe ile, alt katında istihbarat elemanıyla komşuluk ilişkilerini sürdüren, yine bir istihbarat elemanının kızıyla evli olan ve bu kızın babasının istihbarat mensubu olduğunu bilen, kendisiyle yapılan röportajda ” MİT’in bizi bizim de MİT’i kullanmışlığımız vardır. Yani karşılıklıdır…” cümlesini kurarak maşa olduğunun altını çizen, “Pilot Necati” vb. olan ilişkileri hala kuşkulu olan, özel uçakla memleketine(!) getirilirken çekilen filmin gereği bağlanan gözleri açılır açılmaz “devletime hizmete hazırım” diyecek kadar süfyanilere olan bağlılığını ifade eden “önderin”(!), siyonizme açıktan açılma sürecini değerlendirirken “İsrail’de bu planı onayladı” diyerek çocuklar gibi şenlenmesi, bugün yaşadıklarımızın hedefini bir kez daha ortaya koymaktadır. “Beğenseniz de beğenmeseniz de kürt halkının lideridir” sözleriyle lider olarak süfyaniler tarafından dayatılan, “baş süfyaniyi ve “önderi” takdir ettiğini” beyan eden valiler tarafından halka şirin gösterilen ve taltif edilen bu “devletine bağlı” “önderin” siyonizm için var olan değeri, artık günyüzüne çıkmıştır.

İşin tuhaf tarafı bizzat içlerinde bulunduğumuz ve kendileriyle bu durumu tartıştığımız bağlılarının, bu mevzulardan haberlerinin olması ve birçoğunu kabul ettikleri bu hakikatlere rağmen zehirlendikleri milliyetçilik virüsünden ve düçar kaldıkları “çaresizlik” hissiyatından dolayı ses çıkarmayıp rıza göstermeleridir. Kendilerinin, güya milletleri için sokağa sürülüp taş attıkları şehirlerin varoşlarında yaşarken, çöplerden ekmek toplamaya çalışırken veya en azından ciddi bedeller öderken, lider kabul ettiklerinin bırakın birinci dereceden, üçüncü dereceden dahi akrabalarının o meydanlarda görünmemesinin, çocukları ölen ana babaların taziyesine gidip nutuk atanların çocuklarının, yine güya düşmanı oldukları süfyanilerin çocukları ile beraber büyük şeytanın dizinin dibinde eğitim almalarının, memleketin rantını yiyenlere itiraz eder gibi görünenlerin, bulundukları coğrafyaların rantını yemelerinin, haklarını aradıklarını iddia ettikleri mazlumların önlerinden son model arabaları ile geçip gitmelerinin, dillerini dahi konuşmayı bilmediklerinin anadilde eğitimlerini savunmalarının garabetinden bahsedince, hiçte yabancısı olmadığımız “o zaman kimi takip edelim” cümlesiyle karşılaşmamız içinde bulunduğumuz oyunun ruhlarda ve zihinlerde yarattığı tahribatın şiddetini bizlere ispatlamıştır.

Bu ilhadi örgütün nasıl çıktığına ve görevlerinin ne olduğuna dair dair ipuçları verdikten sonra, neden siyonizm için değerli olduklarını da izah etmek gerekir. 90 lı yıllarda kendi radyolarında, siyonist devletin geleceği ile ilgili yaptıkları analizlerinde, direniş cephesinin gelişmesinden ve İslam inkılabının bu cepheye olan desteğinden dolayı, Filistin topraklarında barınamayacaklarını, kendileri için en iyi yerleşim alanının “güneydoğu” olduğunu vurgulayan siyonist analizciler, yıllardır bir çok ovamızın, su kaynağımızın ve şehir merkezlerimizin kendilerine neden peşkeş çekildiğini ve buralara yerleşme faaliyetlerine nasıl hizmet edildiğini de izah etmiş olmaktaydılar. Ama inancına bağlı ve ümmet olma şuuruna sahip bir halkla aynı coğrafyada bulunmanın kendileri için yeni bir Filistin anlamına geleceğini de bildiklerinden, bu coğrafyadaki halkları birbirlerine düşman etmenin, inançtan ve ümmetten soyutlamanın planlarını kurmuşlardır. İşte bunu ancak bu “önder”(!) ve onun ilhadi örgütüyle başarabileceklerini bildikleri için, emirlerindeki süfyanilerle bugün karşı karşıya bulunduğumuz süreci ilmek ilmek dokuyarak hayata geçirmişlerdir. Bugün, 17 Aralık günü tezgahlanan danışıklı döğüşle ilgili yazdığımız “Çok Perdeli Tiyatro”(2) başlıklı yazımızda belirttiğimiz öngörülerimizin tümü vuku bulmuş ve süfyaniler bu danışıklı döğüşü bahane ederek kendilerine ses çıkarma ihtimali olan ve vatanı milleti sevme noktasında birleşen tüm görüşlerden insanlarımızı, bulundukları makamlardan uzaklaştırarak, kendileri adına adeta temizlik yapmış ve bugünlerde karşılaştığımız sahnelerin oluşması için gerekli ortamı hazırlamışlardır.

Velhasıl yazıyı uzatmamak adına şunu söylememiz gerekir ki bugün gördüklerimiz, geçmişte görmediklerimizin sonucudur. Ve bu gün bütün uyarılara rağmen görmediklerimiz gelecekte göreceklerimizin nedeni olacaktır. Bu yüzden düşmanı iyi tanımak ve hedeflerinden haberdar olmak zorundayız. Bütün zulme meydan okumadan çıkarılacak her ses, bir başka zalim için halkı uyutacak ninniye dönüşecektir. Bu zulümlerin kaynağı bellidir. Büyük şeytan ve İsrail yok olmadıkça hiçbir halk gerçek anlamda özgür olamayacak , hiçbir hak gerçek sahibine ulaşamayacaktır. Bu anlamda küfrün bütünü olan siyonizmin karşısına çıkan ve imanın bütünü olan İslam İnkılabının safında, yeryüzü mazlumlarının hakkını aramak için meydana çıkmak gerekmektedir. Dini, dili, mezhebi, milleti ne olursa olsun bütün mazlumları kucaklamak ve savunmak imanımızın gereğidir.

1-http://www.siyasetmektebi.com/siyonizmin-asabiyeti.html

2-http://www.siyasetmektebi.com/cok-perdeli-tiyatro.html

 
siyasetmektebi.com

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.

 
Scroll To Top