Çarşamba , 24 Ocak 2018
Son Yazılar

Buradasınız: Anasayfa / Yazı-yorum / Hasbihal / BİR MASAL DA BİZDEN OLSUN…

BİR MASAL DA BİZDEN OLSUN…

Masalla doyan ama masala doymayanların bir araya geldiği masal anlatıcıları dünyasına hakim olmak isteyenlerin ellerindeki en tehlikeli silah olan masalı biz de derdimizi anlatabilmek için kullanmak istedik. Bu yüzden düzenli olarak korku masalları ile uykuya dalanların gördükleri kâbusları yorumlayabilmeleri için bu masalı da okumalarını tavsiye ederiz. Çünkü bu masalda herkesin kendine bir pay çıkaracağına eminiz.

Bir varmış, bir yokmuş. “Bir” hakikaten bir varmış, bir yokmuş. “Bir” var diyenin on dakika sonra “bir” yok dediğine inananların diyarında “birin” varlığı hakikate değil kemiksiz, kıvırgan ve çatal şeklindeki fitne üretim uzvuna bağlıymış. “Dün”ün “dün” olduğuna, “bugün”ün de “bugün” olduğuna inanıldığı için dün ile bugün arasındaki bağı koparanları takip edenlerin “bir”in varlığına olan inancı dün söylenen ve yapılanlara değil, bugün söylenenlerin şekilsel durumuna bağlıymış. “Tanımlanamayan bir cisim yaklaştığında” “köşelerini saymaları” gerekirken “biz sizin yerinize sayarız” diyenlere kulak verildiğinden, her hakikat “bir”in uğradığı zulme uğrarmış ve asla boşluğun kapladığı zihinlerde var olabilecek bir mekan bulamazmış.

Develer tellal imiş, pireler berber imiş. Hiçbir iş liyakati olana verilmez, liyakatsiz olanın ise ensesi kalını aranırmış. Köprü falan hikaye, ayılar hep ayıymış ama geçsen de geçmesen de “dayı” demek kanunmuş. Sıralarda çürüyen dirseklerin, kas yapmak zorunda kalmış minicik kolların velhasıl alından akan terlerin hükmünün hiç olmadığı bir zamanda, geviş getirmekten başka bir meziyeti olmayan develerin halka hakkı(!) anlatmaktan sorumlu tutulduğu ve halkın, anlamadığı dilden dolayı kendini suçlayıp “bu deve illaki mühim bir şeyden bahsediyor” diyerek aşağılık psikolojisini yaşayarak hakkını aramaktan imtina ettiği ve devenin sadece anırdığını farkedemediği günlerde, boyuna posuna bakmadan eline makası alıp zihinleri kırpan, ruhları şekilsizleştiren ve “amerikan traşını” moda diye yutturan pirelerin kaşıntıya sebep olduğunu anlamak için uyanık olmak yeterliymiş ama uyku, masalcıların yaydığı efsunmuş ve bir kere musallat oldu muydu kurtulmak çok zor imiş.

Ha, bu arada kalbur da saman içindeymiş. Orada ne işi varmış, niye girmiş oraya, kim oraya onu atmış belli değilmiş. Kalbur üstü olanların ahırdan kurtuldukları için kalburu altta kalan samanın içine bıraktıkları söylenirmiş ama ne samanların ne de ahıra mahkum olanların bunu araştırmaya mecali yokmuş. Kaldı ki kendisiyle elendikleri ve alta düşüp ahıra dolduruldukları kalburu yanlarında gördükleri için tuhaf bir mutluluk sezinirmiş samanlarda. Ayrışmak, ayrıştırılmak ve ötekilerin en alt tabakası olmak zorlarına gitmezmiş. Böylece ne kalbur sahibine ne de kalbur üstü kalanlara karşı sorun çıkarmazlarmış.

İş öyle bir hale gelmiş ki çocuklar analarının, dedelerinin beşiğini tıngır mıngır sallamaya başlamış. Köklerinden koparılanların, köklerini yok sayıp onlara karşı durmaları adet haline gelmiş. Anneler çocuklarını, dedeler torunlarını eğitememeye ve hatta eğitmemeyi eğitim olarak kabullenmeye başlamış. Kültür, inanç, ahlak, adalet, örf adet gibi kadim değerler, bireyselcilik, özgürlük(!), sosyallik, bağımsızlık gibi beşiklerde ebedi uykuya daldırılmış. Bu ortamda egolar öyle büyümüş, öyle büyümüş ki bütün uzuvları kuşatmış ve ne gözlerde, ne kulaklarda hakkı hakikati anlayabilecek derman kalmamış. Nefisler boy vermiş, cüceler devleşmiş bu yüzden sahip olunanlar o kadar küçülmüş, o kadar küçülmüş ki yetmemiş sahip olanlara ve gözleri çay ve simite dikilmiş.

Tam da böyle bir zamanda ayrık otlarının, zehirli sarmaşıkların ve zakkum misali ağaçların bolca olduğu, dikenlerin tahakkümündeki gayet verimli ve büyük bir bahçede bir kaç çiçek ve gül bitivermiş. Bakmayın öyle çiçek dediğime, bunların kökü şecere-i tayyibe’ye dayandığı için gayet güçlü imiş ve bahçenin her noktasına uzanıyormuş. Çünkü aslında o bahçe bu çiçeklerin geçmişlerine aitmiş. Zamanla musallat olan dikenler allem edip kullem edip bu güllerden bazılarının yapraklarını döküp kendileri gibi diken haline getirmişler, sarmaşıklar kimi çiçeklerin etrafını sarıp gelişmelerini, güneşe ulaşmalarını engelleyip beslenmelerine mani olarak soldurmuşlar, zakkum misali ağaçlar da ya zehirleri ile ya içi boş gövdeleri ile kabadayılık edip korkutarak uzamalarını önlemişler ama kökleri sağlam olduğu için bu bahçede güllerin, çiçeklerin tohumları hep var olagelmiş. Yan bahçede bütün yabani otlar, sarmaşıklar temizlenince de bu bahçedeki tohumlara can gelmiş ve aynı umutla hakları olanı almak için filizlenmişler.

Özellikle kışın açan gülün tomurcuklarından çokça korkan yaban otları ve dikenler, gülün kokusunun yayıldığı her gün içlerinde büyüyen kin ile tuzaklar kurmaya, iftiralar atmaya, o gülün ve tomurcuklarının o bahçeye ait olmadığını söylemeye başlamışlar. Hele bir tomurcuk varmış ki gün geçtikçe güle benziyor, rayihalar saçıyor ne kadar bülbül varsa etrafına topluyormuş. Gül, bütün güzelliklerini ona devrederek göçüp gittikten sonra kışı bahara çevirme ve baharı müjdeleme görevini üstlenen bu yeni gülün varlığı öyle tesirli olmaya başlamış ki bahçede ne kadar diken, ne kadar sarmaşık ve yaban otları varsa elbirliği ile onu susturmaya, yalnızlaştırmaya çalışmış ama nafile. Yandaki gülistandan gelen esintileri bağrında toplayıp bahçeye yayan bu yeni gülün çevresi köklerini onun köklerine bağlayıp ondan beslenen nice çiçekle dolmakta, toprakta yeni filizler yeşermeye devam etmekteymiş. Üstelik bu sefer başka hiçbir kaynaktan beslenmeden direkt tertemiz köklerden beslenen bu yeni filizlerin kökleri gibi gövdeleri de sapasağlam hale gelmiş.

Ne dikenlerin göz korkutan varlıkları, ne yaban otlarının çokluğu, ne sarmaşıkların yılışıklıkları ne de zakkum misali ağaçların görece heybetleri hedefe odaklanıp gelişen, büyüyen ve güneşin nuruna ulaşmak için hiç durmadan çaba sarfeden bu filizleri, çiçekleri yollarından alıkoyamaz olmuş. Bahçeye dadanmış kargaların yerini artık bülbüller almaya başlamış, güllerin, çiçeklerin kokusu da varlığı da bu bülbüller sayesinde yayılmaktaymış.

Günler geçtikçe bahçenin ellerinden çıkacağını, artık virane olan yerlerin imar olacağını anlayan dikenler, çiçekleri “yaban otu” olmakla, bülbülleri “yaban otlarını” övmekle suçlayıp, bahçeden zorla çıkarmakla tehdit etmişler oysa ki herkes biliyormuş ki o yaban otları ile dikenlerin kardeşlikleri bahçeye dadandıkları günden beri devam etmekteymiş. Önceleri yaban otu olmanın ayrıcalıklı olma anlamına geldiği bir bahçede dikenlerin selameti için yaban otları düşman ilan edilmiş ve asıl yaban otlarının yerine yaban otu diye ya otlar ya da dikenlerin düşmanları ve varlıklarına düşman bildikleri suçlanmış.

Velhasıl bu dikenler, bahçedeki çiçeklere açmamayı, güzel kokular yaymamayı, bülbülleri o bahçeye çağırmamayı öğütlüyor, bunu yapmaya devam edenleri “keyfi, küfrü ve cebri” yollarla susturmakla tehdit ediyorlarmış. Oysa bu dikenler bahçenin sahibinin kendileri olmadığını anlayamayacak kadar mağrur oldukları için, günü geldiğinde o bahçenin ve diğer bahçelerin tümünün sahibi tarafından o uzun boyunlarından tutulup koparılacaklarını, bahçenin yan bahçe gibi temizleneceğini ve bahçeye çeşit çeşit renkte ve kokuda çiçekler ekileceğini idrak edemiyorlarmış. Geçmişte birçok dikenin, yaban otunun nasıl söküldüğü kendilerine bildirilmiş olsa da kibirleri bu hakikatleri kabullenmeye müsaade etmiyormuş. Bütün güçleri ve kinleri ile güle ve çiçeklere saldırmaya devam eden dikenlerin anlayamadıkları ise o gül ve çiçekleri her sarstıklarında bahçeye yeni tohumların saçıldığıymış. Bire yediyüz veren başakların diyarında dikenlere yer olmadığı ise bahçe sahibinin kitabında yazıyormuş. Okumayı bilene bu yeterli müjdeymiş.

Garip de olsa kısa da olsa anlayanın anlayacağı masal henüz son bulmadığı için hasat mevsimi hala beklenmekteymiş. Gökten üç elma düşmemişse de henüz taş yağmaması da büyük bir kazanç sayılmış. Ne güller ve çiçekler ne de dikenler henüz yollarından sapmamış. Öcülerin öcülüğünün hükmü karanlığın sabaha yaklaştığı vakit ortadan kalkmış. Anlayacağınız it ürümüş, kervan yürümüş. Ürümek itin, yürümek kervanın fıtratına yazılmış.

Bize de ne mutlu yürümeyi bilene ve durmadan yürümeye devam edene demek düşmüş…

siyasetmektebi.com

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.

 
Scroll To Top