Çarşamba , 20 Eylül 2017
Son Yazılar

Buradasınız: Anasayfa / Önderlerimiz / AHDE VEFA…

AHDE VEFA…

İmam Humeyni r.a.

Ahde vefadır bu yazımız. Adını duyduğumuzda kalbimize düşen nura sadık kalacağımıza dair verdiğimiz söze bağlı olduğumuzun ilanıdır. İliklerimize kadar sızan dünyaya dalmış düşüncelerimizin hapsinde tutsak olan imanımızı, ihlasınla ve izzetinle hürriyetine kavuştururken sen, biz elest bezminde verdiğimiz sözü hatırlıyorduk. Sana her lebbeyk diyenin canlanıyordu hafızası ve asırların unutkanlık saltanatı yerle yeksan oluyordu. Yeniden yıkılıyordu Kayser’in imar edilmiş sarayı, sönüyordu gönüllerde yakılan nefsin ateşi ve ateşgedeler gülistan oluyordu İbrahimlere kucak açan. Her sözün bir balta gibi sarılıyordu ellere ve eller yumruk olup saldırıyordu çağın puthanelerindeki küçüklü büyüklü putlara. Göller kuruyordu daha önce nice imanlı gençleri boğan, göller kuruyordu içtikçe daha çok susatan. Sen attıkça her adımını sarsılan yeryüzünden dökülüyordu zulmün kibirli tağutları. Uzak diyarlardan esince şahdamarımızdan daha yakın olanın sözleri senin dilinde rüzgar olup, kara bulutlar gibi umudumuzun üzerine çökmüş olan yeis dağılıyordu.

İmam diyorduk sana. Çünkü imanın ile yol gösteriyordun bizlere. Nasıl yaşanması gerektiğini öğreniyorduk senden, gayemizi kaybettiğimiz hayatlara düçar olup öldüğümüz için. Çürüyen bedenlerin sahibiydik. Toprağımız zillet ile karıldığından kaybetmiştik özümüzü. Biz toprağı besliyorduk toprak bizi bekliyordu beslenebilmek için. Ayaklarımız yoktu sanki, sürünürken nefislerimiz tamah sunucularının avuçlarındakini alabilmek adına, dik durmak ağır geliyordu eğilmeyi kabullenmiş sırtlarımıza ki eğilen başımızı okşuyordu sırtımıza dünyayı yükleyenler. Verdikleriyle yetinmemizi isteyenlerin vermediklerini görmenin suç sayıldığı bir devranda dik durmak kıyam etmek demekti ki kıyam edebilmek için yaşamak gerekliydi. Biz yaşamıyorduk. Nefislerimiz saltanatını sürüyordu bedenlerimizde, suskunluğu yudumlayarak tat alıyordu nebatattan ama biz yaşamıyorduk. Rızayı ve şükrü azık diye sunuyorlardı üç öğün, razı olarak eziliyorduk ve ezilirken cennet hayalleri kurup avunuyorduk. Ölüydük ya zaten, yoktu bu dünya ile işimiz, hedeflerimiz ve hayallerimizi süslüyordu öteki dünya ama ona buradan ulaşacağımızı dahi bilmiyorduk. Çünkü ölmüştük, öldürülmüştük yaşadığımızı zannederken. Ruhumuz çalınmıştı insanlığımızın arzında.

Süreyya’ya bakıp iç çektiğimiz günlerdi. İzzete, onura, şerefe hasret yüreklerimizden çıkan ‘of’lar dağları yıkıyordu. Mecnun oluyorduk hakka susamış bir halde dolaşırken benliğimizin zulm ile çöle çevrilmiş topraklarında, aklımızı yitirmişçesine bir o yana bir bu yana koşuştururken ‘Leyla’mızı arıyorduk da yanlış anlıyordu başkaları. Kimimiz sola kimimiz sağa yönelip düşerken düşlerimizin peşine ‘gençliktir gelir geçer’ diyorlardı başkaları bize bakarak. Kendi yıkılmışlıklarını kabullendikleri gibi bizim de yıkılışımızı bekliyorlardı sonuçsuz kalacağını düşündükleri arayışlarımıza acıyarak şahit olduklarında. Gelecek olan varsa onu da getirmeyi kendilerinin hakkı sayanların dünyasında bunca çaba boşunaydı zira. Ağrısız başımızı ağrıtmanın mantığını kavrayamıyordu taşıdığı başı boş olanlar, başıboş fikirlerle bomboş bir dünyayı bizlere sunmaya çalışanlar. Doyarken(!) karnımız, alınırken abdestimiz ve kılınırken namazımız niyeydi bunca feryadımız çözemiyorlardı. Bütün vücutlarını kuşatan hissizlik hastalığından dolayı hissedemiyorlardı acıları ve hissedenlere hasta diye bakıyorlardı.

Oysa var olan yetmiyordu var oluşumuzu açıklamaya ve bizler anlamı arıyorduk anlamsızlığın saltanatında. Bulanlarımız ya yalnız kaldıkları için çekiliyordu dar ağaçlarına, ya da başsız olduklarından savruluyorlardı tufanlarda. Sen yoktun ya henüz anlam, anlam kazanamıyordu bildiklerimizin yazdığı kitaplarda. Çok şey söyleniyordu ama farklı dillerden konuşuyordu söyleyenler. Anlaşılmıyordu idraklerin köreltildiği zamanda bilgiler ki zaten bilinmeyen bilgi değildi. Eksiğimiz basiretti, ihlastı, ferasetti, dirayetti, cesaretti. Fıtratımızda olanı hissediyorduk ama ne olduğunu keşfedemiyorduk. 1400 yılın ağırlığı çökmüştü üzerimize, çökmüştük kalkamıyorduk. Öyle devirler yaşamıştı ki geçmişimiz, bilinçaltımız dolup taşmıştı çaresizlik ile. Sahte güneşlere kanıyorduk bazen ve çiçek olup açınca donuyorduk zemheride. ‘Bahar’ uzak diyarların efsanevi mevsimiydi, ne olduğuna nasıl olduğuna dair fikrimiz bile yoktu. Çünkü anlatanlar daha da uzaklaştırıyordu bizi bize ait olandan ve efsunlanıyorduk tütsülerle dumanlanmış mescitlerde. Ta ki sen gelinceye kadar. Avare dolaşırken kendi iç dünyamızda senin sesinle irkiliyorduk ve yıkılıyordu sessizlik çağı çığlıklar atarak. Senin yokluğun olduğunu anlıyorduk eksiğimizin kaynağının ve diriliyorduk canımıza sen ‘ruh’ olunca.

Biz böyle yıkılmışlıklar ve yılmışlıklar dünyasında oyalanıp dururken masumlarımızın ve mazlumlarımızın dualarının kabul olduğuna delil olarak sen geldin ey İmam! (r.a.). Birer birer ve çifter çifter davet ederken bizi kıyama, dağılıyordu ciğerlerimize çektiğimiz o puslu hava. Sisler dünyasının celladı oluyordun. Bir bir düşüyordu putlar, dilinden dökülünce izzet. Perdeler hükmünü yitiriyordu ve hakikat ortaya çıkıyordu yıkarak atıldığı zindanın duvarlarını. Zihnimizdeki boşluklar doluyordu duyunca seni. Sen surdaki gedikleri kapatandın ey İmam. Bütün eksiklikler tamamlanıyordu varlığınla. Canlanıyordu hafızalar ve Resulün (s.a.a.) sözleri şimdi anlam kazanıyordu ayetler gibi. Tahrif ile çıplak bırakılmış ayetlere ve hakikatlere, mana libasını sen giydiriyordun kıyamınla. Bükülmüş beller silkelenerek atıyordu üzerlerindeki çağın yükünü, dik durmayı unutanlar hatırlıyordu onuru senin sözlerinle tedavi olarak. Cesaret ki boynu bükük bir şekilde terketmişti yürekleri, gelişinle muzaffer olarak geri döndü canlananlara.

Yaşamadığını emretmeyen dilinden dökülenler, birleştiriyordu dağılanları. Mazlumlara asla kalkmayan, zalimleri titreten ellerin hedefi işaret ediyordu bizlere. Dostun da düşmanın da çehresi netleşiyordu bakışlarında eriyerek dünyaya bakabilenlerin zihninde. Ne nifak ne de küfür baş edemiyordu hayat bahşeden nefesinle. Onlar öldürdükçe sen diriltiyordun, onlar susturdukça sen dilleri oluyordu mazlumların. Ne doğu ne de batı sınırlayamıyordu kıyamını. Zaten tüm yönler Allah’ın (c.c.) dı. Dinden ve mezhepten bihaber yaşayan zalimlerin de hidayetine(!) vesile olmuştun sen İmam (r.a.). Bir anda hatırlıyorlardı farklı dinden ve farklı mezhepten olduklarını. Namaza bile duranlar oluyordu namaz ile uyuşturulanlar uyanmasın diye. Atıyorlardı iplerini meydanlara. Yılan gibi sokuyordu desenli mahluklar mazlumları. Zehri zerk ederken onlar damarlarımıza, senin sözlerin asa oluyordu. Yutuveriyordu tefrikanın çatallı dillerini. Korkunun tellalları korkuyordu basiretinden. Ayet ayet iniyordu sanki Kur’an yeniden. Ters yüz edilmiş dinin özü çıkınca meydana hazımsızlık çekenler kıvranıyordu meydanlarda. Sanki yeni bir dinin tebliğcisi olmuştun Resululullah (s.a.a.) gibi konuştuğun için.

Seninle birlikte şahit oluyordu dünya gücün ve itibarın kaynağına. Ne saraylar, ne şatafatlı törenler ne de müstağni nefisler izah edemiyordu senin gücünü. Bir pir-i fani titretiyordu ya dünyayı, anlayamıyordu ölmeyeceklermiş gibi zulmedenler. Tankına, topuna, füzene değil, hakka ve halkına güvenin kazandırıyordu bütün savaşlarını ve ‘bi halt edemeyeceklerini’ bildirdiklerinin burunlarını yere sürtüyordu ihlasın. Şecaatin atandan mirastı. Bir kez daha fatiha okunmasın diye İslam’ın ruhuna, kıyam edişin de bundandı. Sen beklenendin ey İmam! (r.a). Geldin ve görebildik, konuşabildik, yürüyebildik, savaşabildik, şereflendik, yaşadık ve ölebildik. Çünkü sen candın ve canandandın. Biz de canlandık seninle.

Andolsun ki ahdimize sadığız, vefalıyız ey İmam! Canlı şehit biraderine bıraktığın emanetine dört elle sarıldık. Canla başla savunmaktayız savunduğumuzun manasını bildiğimizden dolayı. Senin yolundan dönen olmaz onu da biliriz. Dönenler zaten yola girmeyenlerdir. Biz yolunun yolcuları olarak verdiğimiz sözün arkasındayız. Sözümüz kefenimizdir, kanımız o kefenin rengi. Ruhumuz kavuşuncaya kadar ruhuna ve dünyamız dünyan oluncaya kadar yalnız bırakmayacağız Rehberimizi. Ki o senin vasiyetindir ve Allah’ın (c.c.) lütfudur bize. O’na lebbeyk demek sana itaat etmektir eminiz. Zaten sana itaat, itaattir Resul’e (s.a.a.) ve Allah’a (c.c.) iman etmişiz.

siyasetmektebi.com

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.

 
Scroll To Top